İçeriğe geç

Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün

Herkesin Unuttuğu Bir Kahraman Olmak

Örümcek Adam: Eve Dönüş Yok sona erdiğinde Peter Parker yalnızca arkadaşlarını kaybetmemişti. Bütün dünyayı, Peter Parker adında birinin yaşadığını unutmaya zorlamıştı. MJ artık onu sevmiyor, Ned onunla kurduğu dostluğu hatırlamıyor, May Hala ise hayatta değil. Peter’ın elinde yalnızca kostümü, güçleri ve kurtarılmayı bekleyen bir şehir kalmıştı.

Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün, önceki filmin bu ağır finalini geçici bir hüzün olarak kullanmıyor. Dört yıl sonrasına giderek Peter’ın verdiği kararın hayatını nasıl değiştirdiğini gösteriyor. New York’un sevdiği Örümcek Adam hâlâ sokaklarda dolaşıyor fakat maskenin altındaki genç adam neredeyse yaşamıyor. Filmden çıktığımda aklımda kalan temel duygu da buydu: Peter Parker kendisini başkalarının hayatından silerek onları koruduğunu sanmış, sonunda kendi hayatını da yok etmiş.

Peter artık küçük ve dağınık bir evde tek başına yaşıyor. Günlerinin büyük bölümünü suçluların peşinde geçiriyor. Scorpion, Tombstone ve şehrin farklı noktalarında ortaya çıkan diğer tehditler onun için birer görevden ibaret. Birini yakalıyor, eve dönüyor, yaralarını sarıyor ve ertesi gece yeniden dışarı çıkıyor. Bu düzen ilk bakışta sorumluluk sahibi bir kahramanın hayatına benziyor. Bir süre sonra bunun aslında Peter’ın acısıyla yüzleşmemek için kurduğu bir kaçış olduğu anlaşılıyor. İnsanlarla bağ kurmak yerine kendisini sürekli tehlikeye atıyor. Peter Parker olarak yaşayamadığı her saati Örümcek Adam olarak doldurmaya çalışıyor.

Ned ve MJ’in New York’a döndüğünü öğrenmesi, korumaya çalıştığı dengenin bozulmasına neden oluyor. Onları aynı evde, kendi hayatlarına devam ederken gördüğü sahne filmin en duygusal anlarından biri. Peter için karşısında geçmişi duruyor. MJ ve Ned içinse kapıdan içeri giren kişi tanımadıkları, biraz tuhaf davranan bir yabancı. Peter gerçek adını bile söyleyemeden oradan ayrılıyor. Üstelik MJ’in başka biriyle ilişki yaşadığını da görüyor. Tom Holland’ın yüzündeki kırgınlık, Peter’ın dört yıldır bastırdığı bütün duyguları birkaç dakika içinde ortaya çıkarıyor. Bu karşılaşmanın ardından Peter’ın güçleri değişmeye başlıyor: duyuları keskinleşiyor, öfkesi artıyor ve artık mekanik ağ atıcılarına ihtiyaç duymadan bileklerinden organik ağ çıkarabiliyor.

Süper kahraman filmlerinde yeni bir güç çoğunlukla heyecan verici bir gelişme olarak sunulur. Peter’ın yaşadığı değişim ise ilk andan itibaren ürkütücü bir durum taşıyor. Gözleri tamamen kararıyor, çevresindeki en küçük hareketleri bile duymaya başlıyor ve öfkesini kontrol etmekte zorlanıyor. Scorpion’ı yakaladığı sırada rakibini etkisiz hale getirmekle yetinmeyip dövmeye devam etmesi, bu değişimin ne kadar tehlikeli olduğunu bizlere gösteriyor. Peter bir polis memurunun da yaralanmasına yol açıyor. O ana kadar insanları kurtarmak için kullandığı güç, ilk kez çevresindekilere zarar verebilecek bir şeye dönüşüyor.

Bruce Banner’dan yardım istemesi bu nedenle anlamlı. Banner da yıllardır kendi bedenindeki başka bir güçle yaşamaya çalışıyor. Peter, Banner’ın Hulk’ı bastırmak için kullandığı sistemden yola çıkarak örümcek DNA’sını sınırlandıran bir engelleyici hazırlıyor. Ancak filmin ilerleyen bölümlerinde anladığımız üzere Peter’ın asıl sorunu bedenindeki örümcek DNA’sı değil. Bastırdığı yalnızlık, öfke ve kayıp duygusu bedeninde karşılık buluyor. Peter güçlerinden korktuğunu söylese de gerçekte kendisinden korkuyor. Film burada alışıldık kahraman gücünü kaybetti hikayesinden farklı bir yere yöneliyor. Peter’ın kurtuluşu eski haline dönmesinden değil, yeni halini kabullenmesinden geçiyor.

Jean Grey Sürprizi

Filmin başlarında karşılaşılan tehdit oldukça gizemli. İnsanların zihinlerini ele geçirebilen biri, Hasar Kontrol Departmanına art arda saldırılar düzenliyor. Bedenler arasında dolaştığı için Peter kimi takip ettiğini bile anlayamıyor. Bir an karşısında bir suçlu, sonraki an sıradan bir görevli bulunuyor.

Bu kişinin Sadie Sink’in canlandırdığı Jean Grey olduğunun ortaya çıkması filmin en büyük sürprizi. Jean burada doğrudan kötü biri olarak tanıtılmıyor. Güçlerini kullanan, insanları ele geçiren ve çevresinde büyük bir yıkıma neden olan biri olsa da bütün bunları kayıp kız kardeşi Sara’ya ulaşmak için yapıyor.

Jean’in aradığı V-Max adlı şeyin bir silah ya da gizli deney olmadığı anlaşılınca hikaye çok daha acı bir anlam kazanıyor. Hasar Kontrol Departmanı, Jean ve Sara gibi mutantları kaçırarak üzerlerinde deneyler yapmış. Sara, öldürülmeden önce Jean’e zihinsel yolla yalnızca V-Max mesajını ulaştırabilmiş. Jean bunun gizli bir projenin adı olduğunu sanıyor. Oysa V-Max, Sara’nın tutulduğu hücrenin havalandırmasında gördüğü solmuş bir etiketten ibaret. Ölmeden önce gözünün önünde kalan son görüntüyü kız kardeşine göndermiş.

Filmin en etkileyici sürprizi bence Jean Grey’in ortaya çıkması değil, aradığı mesajın bu kadar sıradan ve çaresiz bir ayrıntıya bağlanmasıydı. Büyük bir Marvel gizeminin altında, son anlarında kardeşine ulaşmaya çalışan korkmuş bir genç kız bulunuyor.

Hasar Kontrol Departmanının başındaki Bill Metzger, filmin büyük bölümünde Jean’i durdurmaya çalışan bir devlet görevlisi gibi davranıyor. Peter’a Jean’in tehlikeli olduğunu söylüyor, Sara hakkında yalan söylüyor ve kahramanımızın güvenini kullanıyor. Peter, Jean’i yakalayıp teslim ettiğinde görevin tamamlandığını düşünüyor. Tam bu noktada MJ’in anlattığı küçük bir ayrıntı her şeyi değiştiriyor. Jean’in zihnine girdiği insanlar, o sırada yaşadıklarını hatırlamıyor. Metzger ise Jean’in zihnindeyken Sara hakkında bilgi edindiğini söylemişti. Bu nedenle anlattıklarının doğru olması mümkün değil.

Gerçek ortaya çıktığında Jean çoktan yeniden deney masasına yatırılmış durumda. Metzger’in amacı mutantları korumak değil, onların güçlerini kendi birliklerine aktarabilmenin yolunu bulmak. Film böylece görünürdeki düşman ile gerçek kötüyü birbirinden ayırıyor. Jean kontrolünü kaybettiğinde yaptıkları masum sayılmaz. İnsanların iradesini ellerinden alıyor, Hulk’ı kullanıyor ve Metzger’i öldürmeye hazırlanıyor. Fakat öfkesinin kaynağını öğrendiğimiz için onu tek boyutlu bir kötü karakter olarak göremiyoruz. Peter ile Jean arasındaki bağ da burada kuruluyor. Biri kız kardeşini, diğeri May Hala’yı kaybetmiş. Biri acısını öfkeye dönüştürmüş, diğeri ise hayatındaki bütün insanlardan uzaklaşarak bastırmış. İkisi farklı yönlere gitmiş olsalar da aynı yalnızlığın içinde sıkışmış durumdalar.

Film, Peter ile MJ’in ilişkisini kolay bir çözüme bağlamıyor. Peter’ın geçmişi anlatan mektubunu okuyan MJ, ona karşı son derece dürüst davranıyor. Peter’ın söylediklerine inanabileceğini fakat onu hatırlamadığını ve sevmediğini söylüyor. Bu cevap Peter kadar izleyiciyi de sarsıyor. Çünkü önceki filmleri izleyen bizler Peter ile MJ’in neler yaşadığını biliyoruz. MJ bilmiyor. Peter’ın sevgisi gerçek olsa da MJ’den aynı duyguları beklemesi, onun kurduğu yeni hayata haksızlık anlamına geliyor.

Filmin bu ilişkiyi sihirli bir hatırlama anıyla düzeltmemesi doğru bir tercih. MJ’in bazı hareketlerinde geçmişten kalan belirsiz izler hissediliyor fakat hatıraları bir anda geri dönmüyor. Peter’ın yapması gereken, eski ilişkiyi zorla yeniden kurmak değil; MJ’i bugünkü hâliyle yeniden tanımak. MJ, Peter’ın duygusal ödülü olarak kullanılmıyor. Kendi hayatı, kararları ve sınırları olan biri olarak kalıyor. Zendaya’nın sakin ama mesafeli oyunu da bu sahnelere büyük bir ağırlık kazandırıyor. Eleştirilerde filmin duygusal tarafını özellikle MJ sahnelerinin güçlendirdiğine dikkat çekilmesi boşuna değil.

Jon Bernthal’ın canlandırdığı Frank Castle, filmde sert tavırlı bir yardımcı kahraman olarak bulunmuyor. Frank, Peter’ın yalnızlığının yıllar sonra ulaşabileceği noktayı bizlere gösteriyor. Frank de ailesini kaybetmiş, insanlardan uzaklaşmış ve bütün hayatını suçlularla savaşmaya adamış durumda. Aralarındaki fark, Peter’ın insanları kurtarmaya; Frank’in ise suçluları ortadan kaldırmaya inanması.

İkili arasındaki atışmalar eğlenceli olsa da ilişkinin altında sürekli bir huzursuzluk bulunuyor. Frank, Peter’ın hala korumaya çalıştığı ahlaki sınırların gereksiz olduğunu düşünüyor. Peter ise Frank’e baktığında acının bir insanın bütün hayatını nasıl ele geçirebileceğini görüyor. Finalde Frank’in Jean’i vurmak için tetiğe basması bu çatışmanın kaçınılmaz sonucu. Frank için Jean büyük bir tehlike. Onu öldürmek ileride yaşanabilecek felaketleri önleyecek basit bir karar. Peter içinse Jean hala kurtarılabilecek biri. Peter’ın kurşunun önüne atlaması Jean’i korumak için yapılan kahramanca bir hareket değil. Frank’in dünyaya bakışını kesin biçimde reddetmesi anlamına da geliyor. Peter yaşadığı bütün kayıplara rağmen kimsenin ölümüne karar veren kişi olmak istemiyor.

Filmin son çatışmasında Peter, kendi güçlerini bastıran engelleyiciyi çıkarıyor. Başta korktuğu değişimi kabul ediyor ve yeni yeteneklerini kullanarak Hasar Kontrol Departmanında karşısına çıkan Hand savaşçılarını aşıyor. Fakat Jean’i yumruklarıyla yenmiyor. Peter onun zihnine girmesine izin veriyor. Jean burada May Hala’yla ilgili anıları görüyor. May’in Peter’dan korkmadığını, onu güçleriyle birlikte kabul ettiğini ve kim olduğu için sevdiğini anlıyor.

Peter, Jean’i durdurmak için ona kendisini gösteriyor. Maskenin altındaki yüzünü değil, kayıplarını, suçluluğunu ve sevgisini açıyor. Jean de ilk defa karşısındaki kişiyi kontrol etmek yerine onu anlamaya başlıyor. Filmin asıl kahramanlık anı bence Peter’ın büyük bir saldırıyı durdurması değil, kendi acısını başka birinin acısına ulaşmak için kullanması. Peter, yaşadıklarının onu sertleştirmesine izin vermiyor. May’in ona bıraktığı miras da tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Frank’in Jean’e doğru ateşlediği kurşunun önüne geçen Peter ağır yaralanıyor. Film birkaç dakika boyunca onun gerçekten ölebileceği hissini yaşatıyor. Peter’ın hayatta kalmasını sağlayan kişi Jean oluyor. Hastaneye ulaştırıldıktan sonra zihinsel gücüyle Peter’ın bedenini kontrol ediyor ve yaşamsal işlevlerini sürdürmesine yardım ediyor. Peter sonunda gözlerini açtığında yanında Frank’i buluyor. Hatırlatmakta fayda var; orjinal senaryoda Peter ölüyor ve 616 evrenindeki Venom parçacığı ile hayata dönüyordu. Fakat Marvel’in Avenger Doomsday ile Secret Wars planları senaryonun değişmesine neden oldu.

Jean’in Peter’ı kurtarması, finaldeki konuşmanın karşılıksız kalmadığını gösteriyor. Peter ona güvenerek hayatını tehlikeye atıyor; Jean de kaçıp gitmek yerine onu hayatta tutuyor. Birbirlerini kurtarmaları, filmin yalnızlık hakkındaki düşüncesini tamamlıyor. Peter hastaneden çıktığında penceresinin önünde onu destekleyen insanların bıraktığı mektupları görüyor. Dört yıl boyunca kimsenin Peter Parker’ı tanımamasını, kimsenin onu umursamadığı düşüncesiyle karıştırmıştı. Oysa şehir Örümcek Adam’ı tanıyor ve ona ihtiyaç duyuyor. Yine de filmin vardığı sonuç Peter’ın yalnızca halkın sevgisiyle yetinmesi değil. Peter, maskenin arkasında saklanmanın hayat kurmakla aynı şey olmadığını sonunda kabul ediyor.

Finalde Peter, Ned’le yeniden karşılaşıyor ve bu kez kaçmıyor. İkili el sıkışırken geçmişte kullandıkları gizli selamlaşmayı farkında olmadan tekrarlıyor. Ned hareketi düşünmeden tamamlıyor ve Peter’ın adını söylerken kısa süreli bir şaşkınlık yaşıyor. Bu sahne Ned’in bütün anılarının geri döndüğünü kesin olarak söylemiyor. Daha çok bedenin ve duyguların, zihinden silinen bir bağın izlerini hala taşıyabileceğini düşündürüyor. Peter’ın artık geçmişi zorla geri getirmeye çalışmayacağı, bunun yerine Ned ve MJ’le yeni ilişkiler kuracağı anlaşılıyor.

Filmin adındaki Yepyeni Bir Gün ifadesi de tam burada anlam kazanıyor. Peter eski hayatına dönemiyor. Kaybettiklerini sihirli biçimde geri alamıyor. Yapabileceği tek şey kendisini yeniden tanıtarak yeni bir başlangıç yapmak.

Jenerik sonrasında Ned’in hazırladığı Spidey Tracker uygulaması yeniden görülüyor. Uygulama, Örümcek Adam’ın konumunu bu kez New York’ta değil, uzayın derinliklerinde gösteriyor. Sahne, Peter’ın bundan sonraki macerasının yeniden büyük Marvel olaylarına bağlanacağını açıkça bizlere gösterdi. Film boyunca sokaklara ve Peter’ın kişisel hayatına dönülmüşken, jenerik sonrası sahne kahramanımızı tekrar dünyadan uzaklaştıracak daha büyük bir hikâyenin kapısını açıyor. Bu bağlantının heyecan verici olduğu açık. Yine de filmin en güçlü tarafının uzaya ya da yeni bir büyük savaşa hazırlık yapması olmadığını düşünüyorum. Peter’ın küçük evine, MJ’in karşısındaki çaresizliğine ve Ned’e kendi adını söyleyebilmesine odaklanan anlar çok daha kalıcı.

Kusursuz Bir Film Değil

Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün her zaman kurduğu duygusal dengeyi koruyamıyor. Hulk, Punisher, Scorpion, Jean Grey, Hasar Kontrol Departmanı, Peter’ın değişen güçleri ve MJ ile ilişkisi aynı hikayenin içine yerleştirilmiş. Bu kadar çok parçanın bulunması, özellikle orta bölümde filmin dağınık hissettirmesine yol açıyor. Bruce Banner’ın engelleyici cihazı, Peter’ın yaşadığı dönüşümü çözmek için biraz fazla kolay bir araç gibi kullanılıyor. Jean’in kimliğinin açıklanmasından sonra hikayenin temposu hızla değişiyor. Bazı sahnelerde Peter’ın iç dünyasında biraz daha uzun süre kalmak isterken yeni bir aksiyon bölümü başlıyor.

Yaklaşık iki buçuk saatlik süre de kendisini hissettiriyor. Film gereksiz ölçüde görsel yıkıma teslim olmasa bile aynı anda çok fazla hikaye anlatmaya çalışıyor. Variety’nin filmi güçlü aksiyona rağmen uzun ve bölümlere ayrılmış bulması, bu açıdan anlaşılır bir eleştiri. Buna rağmen hikayenin duygusal merkezi kaybolmuyor. Bunun en büyük nedeni Tom Holland’ın Peter Parker’ı önceki filmlerden daha yorgun, öfkeli ve yetişkin bir noktaya taşıması.

Film boyunca Peter, insanları korumak için onlardan uzak durması gerektiğine inanıyor. MJ ile Ned’in hayatından çıkmış, kendi kimliğini bırakmış ve bütün varlığını Örümcek Adam olmaya adamış durumda. Ancak yalnızlık onu daha iyi bir kahramana dönüştürmüyor. Tam tersine, gücünün kontrolünü kaybetmesine ve çevresindekilere zarar vermesine yol açıyor. Jean da aynı yanılgının başka bir yüzü.. Kız kardeşini kaybettikten sonra acısını tek başına taşıyor ve zamanla öfkesinin kontrolüne giriyor. Peter ile Jean’in birbirini anlayabilmesi, ikisinin de yalnızlığın çözüm olmadığını fark etmesiyle mümkün oluyor.

Toparlamak gerekirse; Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün, adının düşündürdüğü kadar köklü bir yenilik sunmuyor. Hala Marvel evrenine bağlantılar kuruyor, tanıdık karakterlerden destek alıyor ve gelecekteki filmlere kapılar bırakıyor. Buna rağmen Peter Parker’ın hikayesini yeniden merkeze almayı başarıyor. Sadie Sink’in Jean Grey yorumu filmin en güçlü sürprizi. Jean’in düşmandan çok Peter’ın karanlık bir yansımasına dönüşmesi, final çatışmasına beklenenden daha duygusal bir anlam kazandırıyor. Jon Bernthal’ın Punisher’ı Peter’ın geçmemesi gereken sınırı gösterirken Zendaya’nın MJ’i, geçmişin yalnızca istenerek geri getirilemeyeceğini gösteriyor.

Tom Holland ise karakteri artık lise çağındaki telaşlı bir genç olarak oynamıyor. Karşımızda verdiği kararların sonuçlarını taşıyan, hatalar yapan ve kendi yalnızlığında kaybolan yetişkin bir Peter Parker bulunuyor. Salondan çıktığımda filmin büyük dövüşlerinden çok iki an aklımda kaldı. İlki, MJ’in Peter’a onu sevmediğini söylediği sahneydi. İkincisi ise Ned’in geçmişteki selamlaşmalarını farkında olmadan tekrar etmesiydi. Biri Peter’ın eski hayatının geri gelmeyeceğini, diğeri ise tamamen kaybolmadığının işaretidir. Peter Parker’ın yepyeni günü, geçmişi yeniden kazanmasıyla başlamıyor, kendi adını söylemekten artık korkmamasıyla başlıyor.

Yorum Yap