Patrick Süskind‘in dünya çapında ses getiren aynı adlı romanından, 2006 yılında Tom Tykwer’in tarafından beyaz perdeye aktarılan Koku: Bir Katilin Hikayesi, izleyiciyi 18. yüzyıl Fransası’nın en karanlık ve en uç köşelerine götüren benzersiz bir yapımdır. Ayrıca bir duyuyu, özellikle de görselleştirilmesi en zor olan koku duyusunu bu denli merkezine alan, onu neredeyse elle tutulur bir maddeye dönüştüren harika bir yapımdır.
Yapım, bir seri katilin portresini çizmekle kalmIyor, varoluşun anlamını, toplum tarafından kabul görme arzusunu ve sevginin yokluğunda bir insanın nasıl canavarlaştığını ya da bir dahiye dönüştüğünü derinlemesine sorguluyor. Bugün ki incelememizde, filmin yapısını, karakterlerin iç dünyalarındaki fırtınaları ve hikayenin ardındaki mesajları derinlemesine ele alacağız.
Film başladığında, bizleri 1738 yılının Paris’ine götürüyor. Ancak bu Paris, pofpoflanan bugün bildiğimiz o ışıklı ve romantik şehir değildir. Tykwer, dönemin ruhunu öyle bir yansıtıyor ki, Paris’i dünyanın en kirli, en pis kokulu ve en acımasız yerlerinden biri olarak betimliyor. Şehir, çürümüş balıkların, hayvan leşlerinin, dışkıların ve yıkanmamış insan bedenlerinin yarattığı ağır bir koku bulutunun altındadır. İşte ana karakterimiz Jean-Baptiste Grenouille, tam da bu iğrenç atmosferin ortasında dünyaya gözlerini açıyor.
Grenouille, Paris’in en berbat kokan noktalarından biri olan balık pazarında, tezgah altındaki çöplerin arasında doğuyor. Annesi onu da tıpkı diğer bebekleri gibi ölüme terk edip çöplerin arasına bırakıyor fakat attığı o ilk çığlık hem annesinin sonu oluyor hem de ne olursa olsun hayatta kalacağını bizlere gösteriyor. Bu sahneyle beraber kahramanımızın hayatı boyunca peşini bırakmayacak olan o yalnızlık ve dışlanmışlık hissi de başlamış oluyor. Film, en muazzam güzelliklerin yani o eşsiz parfümlerin aslında dünyanın en iğrenç yerinden çıkabileceğini göstererek bize çok etkileyici bir tezat sunuyor.
Filmin merkezinde, Ben Whishaw’un harika oyunculuğuyla hayat verdiği Jean-Baptiste Grenouille var. Grenouille, doğuştan gelen inanılmaz bir koku alma yeteneğine sahip. Onun burnu sadece çiçekleri veya güzel kokuları değil; taşı, camı, suyu, hatta insanların karakterini bile en ince ayrıntısına kadar hissedebiliyor. Fakat bu yeteneğin yanında çok acı bir eksikliği var: Grenouille’in kendi vücudunun hiçbir kokusu yok.
Bu durum onun için büyük bir boşluk demekti. Filmde koku, insanın kimliği, ruhu ve bu dünyada var olduğunun kanıtı gibi işleniyor. Kokusuz olmak, Grenouille için bir hiçlik demek. Diğer insanlar da onda bir koku alamadıkları için içten içe bir tuhaflık seziyor ve ondan çekiniyorlar. Grenouille, bir mağarada tek başına kaldığı sırada kendi kokusunun olmadığını fark edince büyük bir korkuya kapılıyor. Kendini tanımlayamadığı ve koku dünyasında kendi izini bulamadığı için sanki bu dünyada hiç yokmuş gibi hissediyor.
Grenouille’in işlediği cinayetler ve o mükemmel parfümü yapma hırsı, aslında bu kokusuzluk lanetinden kurtulup bir ruha sahip olma çabasından başka bir şey değil. O, dünyayı sevmek ya da birileri tarafından sevilmek için değil, sadece var olduğunu ispatlamak için kokuları bir araç olarak kullanıyor. Film boyunca Grenouille’in sadece içgüdüleriyle yaşayan biriyken, insanların duygularıyla oynayabilen bambaşka bir güce dönüşmesini izliyoruz. Ancak bu yolculuk, beraberinde büyük bir sevgisizliği ve yıkımı da getiriyor.
Grenouille’in hayatındaki dönüm noktalarından biri, Dustin Hoffman‘ın oynadığı İtalyan parfüm ustası Giuseppe Baldini ile tanışmasıdır. Baldini, bir zamanlar Paris’in bir numaralı parfümcüsüyken artık yaratıcılığını kaybetmiş, rakiplerinin gerisinde kalmış yaşlı bir adamdır. Grenouille ile yollarının kesişmesi, onun için hem bir para kazanma kapısı hem de daha önce hiç görmediği bir yetenekle tanışma fırsatı oluyor.
O, parfümlerin belli kalıplara göre yapılması gerektiğini savunuyor ve kokuları müzik notaları gibi görüyor. Grenouille ise kural falan tanımıyor.. o sadece burnuna güveniyor ve binlerce çiçeği karıştırmadan bile ortaya nasıl bir koku çıkacağını anında anlıyor. Baldini ona kokuları nasıl şişeleyeceğini, bitkilerin özünü nasıl çıkaracağını ve bir parfümün on iki notadan oluştuğunu öğretiyor. Ancak o meşhur on üçüncü nota hakkında anlattığı efsane, Grenouille’in aklına bir kez düşüyor ve asıl hikaye başlıyor.
Aslında Baldini ve Grenouille arasındaki ilişki, bir öğreten-öğrenen ilişkisinden çok birbirini kullanmaya dayanıyor. Baldini, Grenouille’in olağandışı yeteneği sayesinde parasına para katarken, Grenouille de bir kokuyu uçup gitmeden nasıl hapsedeceğini öğrenmeye bakıyor. Baldini’nin Grenouille’e Grasse şehrine gitmesi için izin vermesinin hemen ardından evinin çökmesiyle ölmesi de dikkat çekici bir detay. Bu, Grenouille ile bir şekilde yolu kesişen herkesin başına kötü bir şey geldiğine gösteren o gizemli havayı bizlere hissettiriyor.
Filmin ikinci yarısında, Alan Rickman hayat verdiği Antoine Richis karakteri karşımıza çıkıyor. Richis, zengin bir asilzade olmasının yanı sıra, keskin bir zekaya ve sezgiye sahip koruyucu bir babadır. Kentte işlenen seri cinayetlerin ardındaki mantığı çözen tek kişi odur. Katilin rastgele kadınları öldürmediğini, bir koleksiyon yaptığını ve son parçanın kendi kızı Laure olacağını anlıyor.
Richis filmde, mantıklı düşünmeyi ve tedbirli olmayı temsil ediyor. Grenouille’in o acayip koku dünyasına karşı kapıları kilitleyerek, kalelere saklanarak ya da şehirden kaçarak önlem almaya çalışıyor. Ama Grenouille’in burnu öyle keskin ki hiçbir duvar onu durduramıyor. Richis ne kadar çabalarsa çabalasın, insanın burnuyla hissettiği o güçlü duygular karşısında çaresiz kalışını izliyoruz. Filmin sonunda, Richis’in o parfümü koklayınca nefreti bir kenara bırakıp katilin önünde diz çökmesi ve ona oğlum diye sarılması her şeyin bittiği an. Bu sahne bize, en zeki insanın bile duyguları devreye girince nasıl dize gelebileceğini gösteriyor.
Rachel Hurd-Wood tarafından canlandırılan Laure Richis, Grenouille’in zihnindeki o mükemmel parfümün on üçüncü ve son notasıdır. Laure, güzelliğiyle ve etrafına yaydığı o huzur veren, yaşama sevinci dolu kokusuyla Grenouille’i büyüler. Grenouille için Laure bir insan değil, bir hammaddedir ve o kokuların kraliçesidir.
Laure filmde masumiyeti temsil ediyor. Grenouille’in yıllar önce öldürdüğü o ilk erikçi kıza benzemesi de işi bir noktada başa döndürüyor. Grenouille’in Laure’u öldürme şekli, sıradan bir cinayetten çok, bir çiçeğin en güzel olduğu anda dalından koparılması gibi soğukkanlı ve sadece kendi sanatı için yaptığı bir hareket. Laure öldüğünde Grenouille başyapıtını bitiriyor bitirmesine ama bu an, onun insanlıktan tamamen koptuğu nokta oluyor.
Film boyunca Grenouille’in rüyalarından çıkmayan filmin başlarındaki o kızıl saçlı erikçi kız, aslında her şeyin başladığı nokta. Paris sokaklarında Grenouille’in kazara öldürdüğü bu ilk genç kız, onun bütün hayatını değiştiren olay oluyor. Grenouille o kızın kokusu uçup gittiğinde, elindeki tek değerli şeyi de kaybettiğini fark ediyor.
Carolina Vera tarafondan hayat verilen Erikçi kız, Grenouille için hiçbir zaman ulaşamayacağı o saf sevgiyi ve güzelliği temsil ediyor. Filmin sonunda Grenouille, yaptığı o muazzam parfüme rağmen neden hala mutsuz olduğunu sorgularken aklına yine o kız geliyor. Eğer onu öldürmeseydi, belki de koku derdine düşmeden birisiyle gerçekten bağ kurabilecekti. Erikçi kızın hayali, Grenouille’in içinde kalmış o ufacık insanlık belirtisinin son sesiydi.
Filmde, Grenouille’in 18. yüzyıl Fransası’nın en dibinden çıkıp koku tanrısı denecek kadar yüksek bir noktaya ulaşmasını izledik. Çocukluğunu bir yetimhanede hayatta kalma savaşı vererek geçirmesi, deri atölyesinin o ağır şartlarında çalışması onu resmen taş gibi biri yapıyor. Grenouille acıyı duymaz, duygulardan anlamaz.. o sadece burnuyla yaşar.
Parfümün merkezi Paris, onun için ucu bucağı olmayan bir koku kütüphanesi gibidir. Baldini’nin yanında çalıştığı yıllarda bu kokuları nasıl şişeleyeceğini öğreniyor ama onun derdi öyle basit parfümler yapmak değildi. O, insanların duygularını avucunun içine alacak, onlara cenneti yaşatacak özel bir koku peşindedir.
Grasse’da genç kızların teninden koku topladığı sahneler, filmin en gergin ve karanlık kısımlarıdır. Bir katil titizliğiyle kurbanlarını seçip onların özünü alıyor. Yakalandığında ise artık iş işten geçmiştir ve muazzam parfüm bitmiştir. İdam edileceği gün meydandaki o tuhaf toplu kendinden geçme sahnesi, Grenouille’in büyük zaferidir. Ama bu zafer onun sonu olur. Çünkü o parfüm ona dünyayı verse de, asıl istediği şeyi, yani normal bir insan gibi kokmayı ve gerçekten var olmayı sağlayamamıştır.
Koku Bir Katilin Hikayesi filmi bize gerçekten sarsıcı şeyler söylüyor. Filmin aslında en çok sorduğu soru bir insanı gerçekten insan yapan şeyin ne olduğudur. Grenouille karakterinin kendine has bir vücut kokusunun olmaması onun insanlıktan ve toplumdan ne kadar uzak kaldığını gösteriyor. Bu durum aslında bugün bile çoğumuzun hissettiği o fark edilmeme veya yok sayılma korkusudur.
Grenouille dünyanın en güçlü parfümünü yapıp herkesi kendine hayran bırakıyor ve insanların ona tapmasını sağlıyor. Fakat filmin sonunda bu insanların kendisine değil sadece sürdüğü kokuya aşık olduklarını anlıyor. Bu durum sahte kimliklerle elde edilen başarıların aslında ne kadar boş olduğunu anlatan çok etkileyici bir ders niteliğinde. Gerçek sevgi bir maskeyle ya da güzel bir kokuyla değil bir insanı bütün eksikleri ve olduğu haliyle kabul etmekle mümkün oluyor. Grenouille’in asıl acısı tüm dünyayı dize getirecek bir gücü varken bir başkasının kalbine gerçekten dokunamayacağını fark etmesidir.
İnfaz meydanındaki sahne, kitle psikolojisine dair ürkütücü bir gerçeği yüzümüze çarpıyor. İnsanlar sadece bir kokunun ya da bir hissin etkisiyle en sert inançlarını, ahlak kurallarını ve öfkelerini bir anda unutabiliyorlar. Grenouille insanların ne kadar kolay aldatılabileceğini ve duygularla oynamanın ne kadar basit olduğunu herkese kanıtlıyor. Bu sahne toplumun ne kadar yüzeysel olduğuna ve insanların sadece dışarıdan gelen etkilerle nasıl sürü gibi hareket edebildiğine dair çok sert bir eleştiri anlamı taşıyor.
Filmin finalinde Grenouille’in doğduğu yere dönmesi ve kendisini insanlara yedirmesi, bir tür kurban ediliş törenidir. O bu dünyada kalıcı bir iz bırakmanın tek yolunun tamamen yok olup gitmek olduğuna karar verir. İnsanların onu büyük bir sevgi ve açlıkla yemeleri, sevginin bazen ne kadar yıkıcı ve korkunç olabileceğini gösteren bir benzetmedir.
Yönetmen Tom Tykwer kokuyu bize gösterebilmek için bambaşka bir yol izlemiş. Filmdeki o çok yakın çekimler, burun hareketleri, havada uçuşan toz parçaları ve renk seçimleri sanki bize o an oradaymışız gibi bir koku deneyimi yaşatıyor. Paris’in kirli sokaklarını anlatırken kullanılan soluk ve cansız renkler içimizde bir tiksinti uyandırıyor. Öte yandan Grasse şehrindeki lavanta tarlaları ve çiçek bahçeleri, kokunun güzelliğini ve Grenouille’in bu işe olan tutkusunu hissettiren sıcak renklerle ekrana geliyor.
Filmdeki müzikler de tıpkı bir parfüm gibi kullanılmış. Notalar aynı parfümlerde olduğu gibi katman katman açılıyor ve duygularımıza dokunuyor. Tykwer bizi terimlere boğmadan, sadece görüntü ve sesleri kullanarak bir insanın dünyayı sadece burnuyla nasıl algılayabileceğini gerçekten hissettiriyor.
Koku: Bir Katilin Hikayesi, üzerinden yıllar geçse de etkisini kaybetmeyen bir yapımdır. Jean-Baptiste Grenouille’in hikayesi, bir cinayet öyküsünden çok, insanın en temel ihtiyacı olan sevilme ve kabul görme isteği yanlış yollara sapınca işlerin ne kadar korkunç bir noktaya varabileceğini anlatıyor.
Eğer dünyayı kimsenin fark edemediği bir şekilde algılasaydınız ve bu yeteneğiniz yüzünden herkes sizi dışlasaydı ne yapardınız? Grenouille kusursuz parfümü yaptı ama o kokunun içinde aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Çünkü koku uçup gider ve parfüm biter, geriye sadece insanın kendi çıplak ruhu kalır. Yönetmen Tykwer bu yapımıyla duyularımıza hitap etmekle kalmıyor, insan ruhunun o en gizli ve bazen de en karanlık köşelerine dokunmayı başarıyor.










