Yaşıyorlar
Gözlükleri Takmaya Cesaretiniz Var mı?

1988 yılı, Amerika Birleşik Devletleri ve küresel kapitalizm tarihi açısından sembolik bir dönüm noktasıydı. Reaganomics olarak adlandırılan ekonomik politikaların zirveye ulaştığı, serbest piyasanın kutsandığı, bireysel zenginleşmenin en yüce erdem sayıldığı ve Wall Street borsasının açgözlülük iyidir sloganıyla çalkalandığı bir on yılın sonuna yaklaşılıyordu. Vitrinler parlak, reklam panoları renkli, televizyon ekranları ise vaatlerle doluydu. Ancak bu ışıltılı yüzeyin hemen altında, giderek derinleşen bir gelir uçurumu, artan evsizlik sorunu ve toplumsal dokunun çözülmeye başladığına dair emareler vardı. Korku ve gerilim sinemasının usta ismi John Carpenter, işte tam bu tarihsel kavşakta, kariyerinin en politik, en öfkeli ve belki de en kehanet dolu filmi olan Yaşıyorlar (They Live) ile izleyicinin karşısına çıktı.
Yapım, vizyona girdiği dönemde gişede bir numara olmasına rağmen eleştirmenler tarafından haksızca hırpalanmış, hantal, kötü oyunculuklu ve fazla didaktik bulunmuştu. Ancak zaman, Carpenter’ı haklı çıkardı. Bugün Yaşıyorlar, sadece bir kült film değil, modern dünyanın işleyişini anlamak için bir rehber niteliğindedir. Film, izleyiciye rahatsız edici bir soru soruyor: Gerçeği görmeyi göze alabilir misiniz, yoksa o konforlu uykunuza geri dönmeyi mi tercih edersiniz?
Filmin kökleri, aslında 1980’lerden çok daha öncesine, Ray Nelson’ın 1963 yılında The Magazine of Fantasy and Science Fiction dergisinde yayımlanan Sabahın Sekizi (Eight O’Clock in the Morning) adlı kısa öyküsüne dayanmaktadır. Orijinal öyküde George Nada, bir hipnoz gösterisi sonrasında uyanır ve insanlığın aslında uzaylılar tarafından yönetildiğini fark eder. Öyküde Nada’nın uyanışı saat sabah sekizde gerçekleşir ve eğer ertesi gün sabah sekize kadar hayatta kalabilirse uzaylıların kalbinin duracağı söylenir.
John Carpenter, bu öykünün Uzaylı Karşılaşmaları (Alien Encounters) çizgi romanındaki Nada başlıklı uyarlamasını okuduğunda, hikayenin potansiyelini sezmiştir. Ancak Carpenter, hikayeyi 1960’ların tarzından çıkarıp, 1980’lerin Amerika’sının siyasi iklimine uyarlamıştır. Carpenter, o dönemde Cumhuriyetçi Parti’nin ve Ronald Reagan’ın politikalarından duyduğu rahatsızlığı gizlememiştir. Bir röportajında, Ekonomik politikaların, televizyonun ve popüler kültürün ticarileşmesinin beni ne kadar kızdırdığını anlatamam diyerek filmin arkasındaki itici gücün saf bir öfke olduğunu belirtmiştir.
Carpenter’a göre, 1980’ler Amerika’sı, Yuppie (Young Urban Professional) kültürünün yükselişiyle birlikte empati yeteneğini kaybetmiş, parayı tek geçer güç haline getirmiş ve insanları televizyon ekranları aracılığıyla uyuşturmuştu. Yaşıyorlar, bu gidişata atılmış bir çığlık, yönetmenin sisteme karşı kaldırdığı sinematik bir orta parmaktır. Filmde uzaylıların dünyayı ele geçirme yöntemi askeri bir işgal değil, ekonomik bir asimilasyondur. Onlar, dünyayı bir şirket gibi yönetmekte, insanları ise birer kaynak olarak görmektedir.
Carpenter, senaryoyu yazarken kendi adını kullanmak yerine Frank Armitage takma adını tercih etmişti. Bu isim seçimi rastgele değildir; korku edebiyatının babası H.P. Lovecraft‘ın Dunwich Dehşeti (The Dunwich Horror) öyküsündeki Henry Armitage karakterine bir saygı duruşudur. Bu detay, Carpenter’ın filmi sadece politik bir kara mizah olarak değil, kozmik bir korku öyküsü olarak kurguladığını gösteriyor. Lovecraft evreninde insanlar, evrenin dehşet verici gerçekleri karşısında çaresiz ve önemsizdir. Yaşıyorlar evreninde ise bu dehşet, uzayın derinliklerinde değil, bizzat alışveriş merkezlerinde ve banka şubelerinde gizlidir.
John Carpenter’ın başrol için profesyonel güreşçi Roddy Piper’ı seçmesi, o dönem için büyük bir riskti ve stüdyo yöneticilerini şaşırtmıştı. Genellikle bu tür roller için Kurt Russell ya da Harrison Ford gibi yıldızlar tercih edilirdi. Ancak Carpenter, Nada karakterinin hiç kimse (İspanyolca’da Nada, Hiç anlamına gelir) olmasını, yüzünde yaşanmışlığın izlerini taşıyan, hayatın sillesini yemiş bir adam olmasını istiyordu.
Roddy Piper, WWE ringlerinde canlandırdığı kötü adam karakteriyle tanınıyordu. Ringlerdeki abartılı, agresif ve kışkırtıcı tarzının aksine, filmde bastırılmış, sessiz ve hüzünlü bir performans sergilemiştir. Carpenter onun için, O sadece bir yüz değil, bir hayat hikayesiydi demiştir. Piper’ın yüzündeki sert çizgiler, nasırlı elleri ve yorgun bakışları, iş arayan bir inşaat işçisi rolüne Hollywood’un cilalı aktörlerinin asla katamayacağı bir gerçeklik katmıştır.
Piper’ın oyunculuğu teknik açıdan mükemmel olmayabilir, ancak metot oyunculuğunun ötesinde bir varoluşsal oyunculuk sergilemiştir. O, gerçekten de sistemin dışına itilmiş, sırt çantasından başka mülkü olmayan, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış adamdır. Bu durum, filmin ilerleyen bölümlerinde Nada’nın neden bu kadar pervasızca savaştığını açıklıyor: çünkü onun bu düzende koruyacak bir statüsü, evi ya da geleceği yoktur.
Nada’nın karşısında, onun tam zıttı ama aynı zamanda kader ortağı olan Frank rolünde Keith David’i yer alıyor. Frank, Carpenter’ın 1982 yapımı Şey (The Thing) filminde de birlikte çalıştığı yetenekli bir aktördür. Frank karakteri, filmin ideolojik çatışmasının merkezinde yer alıyor. Nada, gerçeği görür görmez harekete geçmeye hazır fevri bir karakterken, Frank temkinlidir. O, kurallara uyarak, başını belaya sokmayarak ve çok çalışarak bu sistemde hayatta kalabileceğine inanan, ailesine para gönderme derdinde olan pragmatik bir işçidir. Frank, uyuyan kitlelerin, ancak uyanmaya en yakın olanlarının temsilcisidir. Onun direnci, sisteme olan inancından değil, sistemin gazabından duyduğu korkudandır. Keith David’in güçlü fiziği ve karakteristik sesi, Roddy Piper ile mükemmel bir tezat ve kimya oluşturur. İkilinin ilişkisi, klasik kanka polis filmlerinin bir ters yüz edilmesidir; onlar polis değil, polisten kaçan yersiz yurtsuzlardır.
Film, Carpenter’ın ve Alan Howarth’ın bestelediği, ağır tempolu, melankolik bir blues-rock müziği eşliğinde açılır. Çünlü Blues, ezilenlerin, işçilerin ve acı çekenlerin müziğidir. Müziğin ritmi, Nada’nın bir tren rayının kenarındaki yalnız yürüyüşüne eşlik ediyor. Açılış sahnelerinde Los Angeles, Hollywood filmlerindeki o güneşli, palmiye ağaçlı, vaatler ülkesi olarak değil; dumanlı, gri, sanayi atıklarıyla dolu ve umutsuzluğun kol gezdiği bir distopya olarak gösteriliyor. Nada’nın iş bulma kurumu önündeki bekleyişi, inşaat sahasındaki Sadece alet çantası olanları alıyoruz diyaloğu ve işverenin umursamaz tavrı, 1980’lerin acımasız işgücü piyasasını özetliyor. İş yok, Kapanıyoruz, Elemana ihtiyacımız yok! yazılı sahneler, henüz hiçbir bilim kurgu unsuru devreye girmeden filmi güçlü bir sosyal drama temeline oturtuyor. Nada’nın sığındığı evsizler kampı, bir dayanışma alanı gibi görünse de, aslında toplumun atıklarının biriktiği bir çöp toplama alanıdır.
Kamp alanında, insanların sefaletlerini unuttukları tek an, derme çatma bir televizyonun karşısına geçtikleri andır. İnsanlar, soğuktan ve açlıktan titrerken bile ekrandaki renkli görüntülere kilitlenirler. Carpenter burada Marshall McLuhan’ın Araç Mesajdır teorisine ve George Orwell’ın 1984’üne selam gönderiyor. Televizyon, bir iletişim aracı değil, bir uyuşturucudur.
Ancak yayın sık sık korsan bir sinyal tarafından kesilir. Ekranda beliren sakallı bir bilim adamı/devrimci, panik halinde gerçekleri haykırır: Onlar bizi köleleştiriyor, biz uyuyoruz. Onlar bizim sahiplerimiz. Bizim benliğimizi yok ediyorlar. İzleyicilerin bu korsan yayına tepkisi ilginçtir; merak etmek yerine rahatsız olurlar, başları ağrır ve kanalı değiştirmek isterler. Gerçeğin sesi, uykudaki zihinlerde fiziksel bir acı, bir başağrısı yaratır. İnsanlar, acı verici gerçeği duymaktansa, konforlu yalanları izlemeyi tercih ederler. Bu durum, filmin ilerleyen kısımlarındaki gözlük takma direncine bir hazırlıktır.
Nada’nın şüpheleri, onu kampın karşısındaki kiliseye yönlendirir. Kilisenin aslında Hoffman Enstitüsü adında bir direniş örgütünün paravanı olduğunu keşfeder. İçerideki koro sesi bir kayıttan ibarettir; gerçekte ise içeride bilimsel ekipmanlar ve direnişçiler vardır.
Polisin gece yarısı kampa düzenlediği baskın sahnesi, bir korku filminden çok bir savaş filmini andırır. Çevik kuvvet polisleri, buldozerlerle evsizlerin derme çatma barınaklarını ezerken, direnişçileri vahşice döverler. Bu sahne, devletin, sistemi tehdit eden en ufak bir uyanış belirtisine karşı ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. Otorite için evsizler sadece görüntü kirliliği, direnişçiler ise teröristtir.
Baskının sabahında Nada, kilisede saklanan bir kutuyu bulur. Kutunun içinden silah, bomba ya da para çıkmasını beklerken, sadece güneş gözlükleri bulur. Bu, filmin en güçlü ve zarif metaforudur: Devrim, eline silah almakla değil, bakış açısını değiştirmekle başlar. Gözlük, bir kitle imha silahıdır, yalanları imha eder.
İTAAT ET
Nada gözlükleri ilk kez taktığında, sinema tarihinin en ikonik ve sarsıcı sekanslarından biri başlar. Dünya aniden rengini kaybeder. Gözlükler, ideolojinin, reklamcılığın ve propagandanın renkli ambalajlarını filtreler ve geriye sadece ham, çıplak ve otoriter komutlar kalır.
Carpenter’ın bu sahnelerde siyah-beyaz tercih etmesi felsefi bir duruştur. Görüntü yönetmeni Gary B. Kibbe, renkli filmin doygunluğunu alarak bu etkiyi yaratmıştır. Siyah-beyaz, grilik, netlik ve kesinlik demektir. Nüans yoktur, süsleme yoktur, duygu sömürüsü yoktur. Kapitalizmin dili, Carpenter’a göre aslında bu kadar basittir ve ikilidir: Yöneten ve yönetilen, satan ve tüketen.
Bu sekans boyunca Nada, bir dergi standına ve caddedeki billboardlara baktığında şunları görür:
-
Son model bir bilgisayar reklamı, gözlükle bakıldığında sadece İTAAT ET (OBEY) komutuna dönüşür.
-
Mutlu bir çiftin olduğu tatil reklamı: EVLEN VE ÜRE (MARRY AND REPRODUCE).
-
Lüks, statü sembolü bir saat reklamı: OTORİTEYİ SORGULAMA (DO NOT QUESTION AUTHORITY).
-
Bir banknot: BU SENİN TANRIN (THIS IS YOUR GOD).
Bu mesajlar, izleyiciye kendi dünyasına da şüpheyle bakması gerektiğini fısıldar. Carpenter, reklamların sadece ürün satmadığını, aynı zamanda bir yaşam biçimi, bir itaat kültürü sattığını vurgular.
Nada’nın gerçekliği keşfetmesi, onu pasif bir gözlemciden (ki ilk yarıda neredeyse hiç konuşmaz) aktif ve öfkeli bir savaşçıya dönüştürür. Gözlükleri takıp, insanların arasında dolaşan, iskelet suratlı uzaylıları fark ettiğinde yaşadığı şok, yerini soğukkanlı bir intikam isteğine bırakır. Bir polis memurunun (uzaylı) telsizinden diğerlerine yerini bildirdiğini fark edince, onun silahını alır ve bir bankaya girer.
İşte bu an, aksiyon sinemasının en unutulmaz ve en çok alıntılanan repliklerinden birine ev sahipliği yapar: Buraya ciklet çiğnemeye ve kıç tekmelemeye geldim… Ve cikletim bitti. Bu repliğin senaryoda yazmadığını bilmek, sahnenin değerini artırıyor. Roddy Piper, güreş günlerinde rakiplerine karşı kullanmak üzere bir not defterinde biriktirdiği laflardan birini, çekim sırasında Carpenter’a önermiş ve doğaçlama olarak söylemiştir. Carpenter bu cümleyi o kadar sevmiştir ki filmde tutmuştur. Bu replik, Nada’nın karakter gelişimini tamamlar: O artık korkan bir evsiz değil, absürt durumla alay ederek, kendi kurallarıyla savaşan bir anti-kahramandır. Aynı zamanda bu replik, 1980’lerin Arnold Schwarzenegger veya Stallone gibi aşırı ciddi, yenilmez aksiyon kahramanı klişeleriyle de ince bir dalga geçmedir; zira Nada aslında ne yapacağını tam olarak bilmeyen, plansız hareket eden bir adamdır ve bankayı soymaya değil, sadece uzaylı avlamaya gelmiştir.
Filmin orta yerinde, yaklaşık 5 dakika 20 saniye süren bir sokak kavgası yer alır. Nada, kaçak durumuna düştükten sonra arkadaşı Frank’i bulur ve onu da gözlükleri takmaya, yani gerçeği görmeye ikna etmeye çalışır. Frank inatla reddeder. Ve kavga başlar. Bu sahne, sinema tarihinin en uzun, en yorucu ve ilk bakışta en gereksiz görünen dövüş sahnelerinden biri olarak ünlenmiştir. Ancak eleştirmenler, film teorisyenleri ve bizzat Carpenter, bu sahnenin filmin kalbi ve en önemli felsefi mesajı olduğu konusunda hemfikirdir.
Slavoj Zizek gibi düşünürlere göre bu kavga, bir insanı ideolojisinden koparmanın ne kadar zor olduğunu simgeler. Frank, gözlüğü takmamak için direnir; çünkü gözlüğü takmak, inandığı dünyanın (çok çalışırsan kazanırsın, kurallara uyarsan güvendesin) bir yalan olduğunu kabul etmek demektir. Frank’in direnci, fiziksel bir korku değil, varoluşsal bir korkudur. İllüzyonu terk etmek, insanın kimliğini parçalar. Konforlu yalanı bırakıp acı verici ve sorumluluk yükleyen gerçeği kabul etmek, fiziksel şiddet kadar zorlu bir süreçtir. İnsanlar uyanmak istemezler. Onları uyandırmak için bazen onları filmdeki gibi gerçek anlamda sarsmak, hatta dövmek gerekir. Carpenter, izleyiciye şunu söyler: Gerçeğe ulaşmak, nazik bir davetle olmaz, acılı bir mücadeleyle olur.

