Tutsak
Umutsuzluğun ve Arayışın Karanlık Bir Portresi

Denis Villeneuve tarafından çekilen 2013 yapımı Tutsak (Prisoners), iki küçük kızın kaybolmasıyla başlayan o çaresiz süreci ve bu olayın aileleri nasıl perişan ettiğini anlatan çok çarpıcı bir film. Hikayesi o kadar sürükleyici ki insanı koltuğuna çiviliyor. Görüntü yönetimi ve oyuncuların muazzam performansları sayesinde de sıradan bir gerilim olmanın çok ötesine geçip akıllarda yer ediyor.
Filmde özellikle çaresiz bir babanın ne kadar ileri gidebileceğini görmek hem korkutucu hem de düşündürücü. Kasvetli atmosferi ve her an artan tansiyonuyla türünün en kaliteli işlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Denis Villeneuve bu filmde kendine has o sessiz ve gergin tarzını konuşturuyor. Film boyunca üzerimize çöken o karanlık ve puslu hava aslında karakterlerin içindeki çaresizliği yansıtıyor. Gri tonlar, bitmek bilmeyen yağmur ve iliklerinize işleyen soğuk, sizi de o umutsuzluğun tam ortasına çekiyor.
Yönetmen acele etmiyor. Ağır sahneler ve sessiz anlarla gerilimi yavaş yavaş tırmandırarak nefesinizi kesmeyi başarıyor. Şiddeti sadece kanlı sahnelerle gözümüze sokmak yerine karakterlerin yüzlerindeki o acı dolu ifadeler ve yaşadıkları psikolojik yıkım üzerinden hissettiriyor. Bu durum filmin etkisini çok daha derin ve sarsıcı bir hale getiriyor.
Aaron Guzikowski‘nin yazdığı hikaye, karışık yapısı ve derin mevzularıyla gerçekten çok dikkat çekici. İki ailenin çocuklarının kaybolmasıyla başlayan olaylar, zamanla karakterlerin iç dünyasını inceleyen ve doğruyla yanlışı sorgulatan sert bir dram haline geliyor. Film adalet, intikam, inanç ve ebeveynlik gibi her devrin meselesini işlerken bizi – Gerçekten doğru olan ne? sorusuyla baş başa bırakıyor.
Karakterlerin çaresizlikten verdikleri o uç kararlar insanı huzursuz etse de bir o kadar da düşündürüyor. Senaryo gerilimi adım adım yükseltirken, sürekli karşımıza çıkan şaşırtıcı gelişmelerle merakımızı hep diri tutmayı başarıyor.
Karakterlerinin derinliği ve katmanlılığı ile öne çıkan yapımda, her bir karakter, hikayenin ilerleyişinde önemli bir rol oynarken, kendi iç çatışmaları ve dönüşümleriyle de filmi zenginleştiriyor.
Hugh Jackman filmde canlandırdığı Keller Dover karakteriyle sıradan bir aile babasının nasıl bir canavara dönüşebileceğini müthiş yansıtıyor. Kızı kaybolunca içindeki o karanlık ve sert duygular açığa çıkıyor ve çaresizlik onu yasaları çiğneyip kendi adaletini aramaya zorluyor. Aslında inançlı bir adam ama yaşadığı bu büyük acı onu doğruyla yanlış arasında çok ağır bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Jackman bu karakterin yaşadığı o derin ızdırabı izleyiciye adeta hissettiriyor.
Diğer yanda ise Jake Gyllenhaal’un hayat verdiği Dedektif Loki var. Soğukkanlı, işine odaklı ve biraz da saplantılı biri olan Loki, aslında kendi içinde de geçmişin izlerini taşıyan karmaşık bir adam. Vücudundaki dövmeler ve sergilediği ufak tikler onun iç dünyasındaki huzursuzluğu ele veriyor. Keller’ın yasa dışı çabalarına rağmen davayı kişisel bir mesele haline getirip gerçeğin peşini bırakmıyor. Gyllenhaal karakterin o sessiz ama derin hallerini gerçekten çok başarılı bir şekilde ekrana taşıyor.
Paul Dano’nun canlandırdığı ve olayların merkezinde yer alan şüpheli Alex Jones karakteri, zihinsel durumu pek yerinde olmayan, gizemli ve insanı huzursuz eden bir tip. Dano sergilediği performansla Alex’i hem acınası hem de potansiyel bir tehlike gibi göstererek aklımızda sürekli bir şüphe uyandırıyor. Onun çocuksu tavırları ile hikayedeki karanlık sırlar arasındaki zıtlık, karakteri çok daha ilgi çekici bir hale getiriyor.
Kayıp diğer kızın anne ve babası olan Franklin ile Nancy karakterlerine hayat veren Terrence Howard ve Viola Davis ise Keller’a kıyasla daha sessiz ve çaresiz bir duruş sergiliyorlar. Yaşadıkları acı çok derin olsa da Keller’ın o sert ve yasa dışı yöntemlerine pek sıcak bakmıyorlar. Onların bu tutumu, böyle korkunç bir olayın farklı insanlar üzerinde nasıl farklı etkiler yarattığını ve herkesin acıyla başka türlü başa çıktığını net bir şekilde görmemizi sağlıyor.
Hikaye, keyifli bir şükran günü kutlaması sırasında iki ailenin küçük kızlarının aniden ortadan kaybolmasıyla hareketleniyor. Dover ailesinin kızı Anna ve Birch ailesinin kızı Joy, evlerinin yakınında oynarken bir anda sırra kadem basıyorlar. Olay yerine gelen Dedektif Loki, mahallede görülen eski bir karavanın sahibi Alex Jones’u hemen gözaltına alıyor ancak Alex’in zihinsel durumu sorguyu imkansız kılıyor ve yeterli delil bulunamadığı için serbest bırakılıyor.
Kızının kaçırıldığından ve suçlunun Alex olduğundan adı gibi emin olan Keller Dover, polisin yetersiz kaldığını düşünerek ipleri eline alıyor. Alex’i kaçırıp boş bir binada alıkoyuyor ve kızının yerini öğrenmek için ona işkence etmeye başlıyor. Bu süreçte Keller, kendi ahlaki değerlerini çiğneyerek giderek daha acımasız birine dönüşüyor. Diğer tarafta ise Dedektif Loki, titiz ve inatçı bir şekilde iz sürerken olayla ilgili çok daha derin ve rahatsız edici sırları gün yüzüne çıkarıyor.
Olaylar ilerledikçe meselenin sadece basit bir kaçırma vakası olmadığı, çok daha büyük ve karmaşık bir oyunun parçası olduğu anlaşılıyor. Film izleyiciyi kimin kurban kimin suçlu olduğu konusunda sürekli şüpheye düşürürken, çaresizliğin bir insanı ne kadar ileri götürebileceğini sorgulatıyor. Gerilimi son ana kadar zirvede tutan hikaye, herkesi derin düşüncelere sevk eden şaşırtıcı bir sonla noktalanıyor.
Roger Deakins‘in görüntü yönetimi, filmin o boğucu ve gergin havasına inanılmaz bir katkı sağlıyor. Deakins, karanlık ve puslu dış çekimlerle Pennsylvania’nın soğuk ve ıssız doğasını harika bir şekilde kullanmış. İç mekanlarda ise ışık ve gölge oyunlarıyla karakterlerin ruh halini ve artan gerilimi iyice vurguluyor. Özellikle yakın çekimler ve oyuncuların yüzlerindeki ifadelere odaklanılması, filmin psikolojik etkisini çok daha derinleştiriyor. Görsel dil hikayeyle o kadar bütünleşmiş ki izleyicinin adeta içine işliyor.
Tutsak, sadece bir gerilim filmi olmanın çok ötesinde, insan doğasının karanlık taraflarını ve çaresizliğin bir insanı ne kadar ileri götürebileceğini sorgulayan çok güçlü bir dram. Denis Villeneuve’ün ustalığı, Aaron Guzikowski’nin zekice yazdığı senaryo ve oyuncuların muazzam performansları bu filmi unutulmaz kılıyor. Gerilim ve psikolojik derinlik sevenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken, insanı sarsan ve uzun süre düşündüren gerçek bir başyapıt.













Bir Yorum