Charlie Chaplin

Sinemanın Sessiz Dehası

Sir Charles Spencer “Charlie” Chaplin, yoksulluktan zirveye yükselen, sinema tarihinin belki de en etkili ve tanınan figürlerinden biriydi. Bir komedyen, yönetmen, senarist, yapımcı, besteci ve nihayetinde bir efsane olarak Chaplin, sessiz film dönemini tanımlamakla kalmadı, evrensel insani temaları işleyişiyle zamanın ötesine geçti. Yaratıcısı olduğu Şarlo (The Tramp) karakteriyle, komedinin ardına gizlediği derin duygusal katmanlar ve toplumsal eleştirilerle milyonların kalbine taht kurdu.

Chaplin’in hayat hikayesi, dramatik bir başarı öyküsüdür. 1889 yılında Londra’nın Elephant and Castle bölgesinde, müzikhol sanatçısı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak ailesi sahne kariyerleri parlak olmadığı için sürekli maddi sıkıntı içindeydi. Annesinin akıl sağlığı sorunları ve babasının alkolizmi, Chaplin’in çocukluğunun zorlu geçmesine neden oldu. Yoksulluk o kadar derindi ki, Chaplin ve kardeşi Sidney, sık sık yetimhanelere ve yoksul evlerine gitmek zorunda kaldılar.

Sahneye ilk kez beş yaşında, annesinin sesi kısıldığında onun yerini alarak çıktı. Bu erken deneyim, Chaplin’in doğal yeteneğini ve sahneye olan tutkusunu ortaya çıkardı. Gençlik yıllarında İngiliz müzikhollerinde ve varyete gösterilerinde çalışarak kendini geliştirdi. Özellikle komedi topluluklarındaki performanslarıyla dikkat çekti ve 1910’da ünlü Fred Karno’nun “Komik Şirketi” ile Amerika Birleşik Devletleri’ne ilk turnesine çıktı. Bu turne onun hayatını değiştirecek dönüm noktası olacaktı.

Amerika’da Mack Sennett’in Keystone Stüdyoları tarafından keşfedilen Chaplin, 1914 yılında sinemaya ilk adımını attı. Kısa sürede kendi filmlerini yönetmeye, yazmaya ve kendi komedi tarzını oluşturmaya başladı. Aynı yıl içinde, Kid Auto Races at Venice adlı kısa filminde ilk kez izleyici karşısına çıkan Şarlo karakteri doğdu. Şarlo; bol pantolonu, dar ceketi, büyük ayakkabıları, melon şapkası, bambu bastonu ve komik bürükleriyle tam bir efsane haline geldi. Bu serseri, daima iyi niyetli, nazik, naif ama aynı zamanda onurunu korumaya çalışan, toplumsal normlara uymayan bir figürdü. Şarlo, sadece bir komik karakter olmaktan öte, yoksullukla mücadele eden sıradan insanın evrensel sembolü haline geldi.

Chaplin, Keystone’dan sonra Essanay ve Mutual şirketlerinde çalışarak yaratıcılığını geliştirdi. Bu dönemde çektiği kısa filmlerle komedi dehasını olduğunu kanıtladı ve film yapımcılığının her aşamasında kontrol sahibi olmayı öğrendi. 1919’da David Llewelyn Wark Griffith, Mary Pickford ve Douglas Fairbanks gibi dönemin diğer büyük yıldızlarıyla birlikte kendi film dağıtım şirketi United Artists‘i kurması, ona tam sanatsal bağımsızlık sağladı. Bu sayede filmlerini kendi vizyonuna göre stüdyo müdahalelerinden uzak bir şekilde çekebildi.

Chaplin’in United Artists döneminde çektiği filmler, sessiz sinemanın başyapıtları olarak kabul edilir ve sinema tarihine damgasını vurdu.

Chaplin’in ilk uzun metrajlı filmi olan Yumurcak (The Kid – 1921), Şarlo’nun terk edilmiş bir çocuğu (Jackie Coogan) evlat edinmesini ve ona bakma mücadelesini anlatıyor. Komedi ve drama türlerini ustaca harmanlayan bu film, bir çocuğa duyulan saf sevginin ve yoksulluk içindeki dayanışmanın dokunaklı bir portresidir. Filmdeki evlatlık mücadelesi sahneleri izleyiciyi derinden etkiler ve Chaplin’in mizahının ardındaki duygusal derinliği gözler önüne seriyordu.

Komedinin ve dramın eşsiz bir harmanı olan Altına Hücum (The Gold Rush – 1925) filmi, bir altın arayıcısının zorlu maceralarını ve hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Özellikle ayakkabı yeme sahnesi ve ekmek dansı, sinemanın unutulmaz anları arasına girmiştir. Şarlo’nun bir sirkte yaşadığı komik ve hüzünlü olayları konu alan Sirk (The Circus – 1928) filmi, Chaplin’in fiziksel komedideki ustalığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Sesli sinemanın yükselişine rağmen Chaplin’in sessiz çektiği Şehir Işıkları (City Lights – 1931) başyapıtı, kör bir çiçekçi kıza aşık olan Şarlo’nun fedakarlıklarla dolu hikayesini anlatır. Filmin final sahnesi, sinema tarihinin en dokunaklı ve duygusal anlarından biri olarak kabul edilir ve sözsüz iletişimin gücünün zirvesidir. Chaplin’in bu filmde sesli sinemanın cazibesine direnmesi onun sanatsal bütünlüğünün en çarpıcı örneklerinden biridir.

Şarlo efsanesinin son kez göründüğü Asri Zamanlar (Modern Times – 1936) filmi, sanayileşmenin, otomasyonun ve modern hayatın insan üzerindeki yabancılaştırıcı etkilerini hicveder. Filmde kısmen sesli diyaloglar ve ses efektleri bulunsa da, Chaplin’in pantomim yeteneği yine ön plandadır. Fabrika bandı sahnesi kapitalizmin eleştirisi olarak kültleşmiştir.

Chaplin’in kariyeri ilerledikçe, filmlerine daha fazla sosyal ve siyasi eleştiri katmaya başladı. 1940 yapımı ilk tam sesli filmi olan Büyük Diktatör (The Great Dictator) ile Adolf Hitler ve faşizmi açıkça hedef aldı. Bu film, mizah yoluyla totaliter rejimlere meydan okuyan cesur bir yapımdı ve Chaplin’in insanlığa olan inancını yansıtan unutulmaz bir son konuşma içeriyordu.

Ancak bu dönemden itibaren Chaplin’in hayatı tartışmalarla gölgelendi. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde Soğuk Savaş döneminde yaşanan McCarthyizm rüzgarları, onun komünist sempatizanı olduğu iddialarını beraberinde getirdi. Özel hayatındaki skandallar ve evlilikleri de kamuoyunda sıkça yer aldı. 1952 yılında Sahne Işıkları (Limelight) filminin galası için İngiltere’ye giderken, Amerika’ya geri dönüş vizesi iptal edildi. Chaplin bu durumu protesto ederek Amerika’ya dönmemeye karar verdi ve hayatının geri kalanını İsviçre’de geçirdi. Bu sürgün sanatçının hayatındaki en acı dönemlerden biri oldu.

Sürgün yıllarında bile sinemaya olan tutkusundan vazgeçmedi. Sahne Işıkları (Limelight – 1952) filminde kendi geçmişinden esinlenerek yaşlı bir komedyenin hikayesini anlattı ve bu filmle Oscar kazandı ancak ödülü yıllar sonra aldı. Son filmi ise Sophia Loren ve Marlon Brando’nun oynadığı Hong Kong’lu Kontes (A Countess from Hong Kong – 1967) oldu.

1972’de, ABD’deki siyasi iklimin değişmesiyle, Chaplin uzun bir aradan sonra Amerika’ya geri döndü ve Los Angeles’ta düzenlenen Akademi Ödülleri töreninde Akademi Onur Ödülü’nü aldı. Salonun dakikalarca ayakta alkışladığı bu an, sinema tarihinin en duygusal anlarından biriydi. 1975 yılında ise Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalye ilan edilerek Sir unvanını aldı. Charles Chaplin, 25 Aralık 1977’de, 88 yaşında İsviçre’deki evinde uykusunda hayata veda etti.

Chaplin’in, sadece bir avuç filmden ibaret değildir. O, fiziksel komedinin sınırlarını zorlayan, sessizliği bir sanat formuna dönüştüren ve evrensel temaları her dilden ve kültürden insana ulaştıran bir dahi idi. Filmleri, yoksulluk, eşitsizlik, aşk ve insanlığın kırılganlığı üzerine düşündürürken, aynı zamanda umudu ve direnişi de fısıldar. “Şarlo” karakteri, nesiller boyunca gülümsemeleri ve hüzünleri temsil eden ölümsüz bir ikon olarak kalmaya devam edecektir. Sinemanın ilk ve en büyük yıldızlarından biri olarak, Charles Chaplin’in etkisi günümüz sinemasında ve popüler kültüründe hala derinden hissedilmektedir.

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu