1996 yılında Türk Sineması oldukça durgun bir dönemden geçerken, Tabutta Rövaşata filmi çok düşük bir bütçeyle neler yapılabileceğini herkese gösterdi. Yönetmen Derviş Zaim‘in bu ilk uzun metrajlı çalışması, İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Rumeli Hisarı’nda yaşayan ve pek fark edilmeyen insanların sesi oldu. Bu incelememizde, Mahsun’un o meşhur araba çalma merakına, dostluğun gücüne ve en zor şartlarda bile hayal kurmanın hem harika hem de imkansız çabasına yakından bakacağız.
Tabutta Rövaşata’yı tam olarak kavramak için sadece sahneleri izlemek yeterli olmaz.. O görüntülerin hangi zorluklarla çekildiğini bilmek filmin özünü anlamayı sağlar. Yazımızın başında dediğimiz gibi, 90’lı yılların ortasında Türk sineması eski parlak günlerini geride bırakmış ve yeni bir yol arıyordu. İşte böyle bir dönemde Derviş Zaim, cebinde çok az bir parayla bu etkileyici hikayeyi hayata geçirdi. Filmin çekilme süreci kendi başına bir mücadele örneğidir. Zaim, çekimlerde kullanılan film rulolarını kendi birikimiyle almış, kamerayı ise ödünç bulmuştur. Oyuncular hikayeye o kadar çok güvenmişlerdir ki hiçbir ücret almadan, gönüllü olarak yer almışlardır.
Filmin mutfak kısmı da o yıllar için oldukça yenilikçidir. Türkiye’de bilgisayar üzerinden kurgulanan ilk film olma özelliğine sahip olan bu yapım, sadece 18 günde çekilmiştir. Elde yalnızca 4 saatlik bir görüntü varken, bu az sayıdaki kayıttan 76 dakikalık bir eser ortaya çıkarılmıştır. Bu imkansızlıklar, filmin temelinde yatan yokluk duygusunu gerçek hayatta da beslemiştir. Rumeli Hisarı’ndaki kahvede çalışan garsonların filmde oynaması ve hatta bir garsonun senaryoyu alıp tüm sözleri ezberlemesi gibi durumlar, filmin halkla ne kadar bütünleştiğinin bir kanıtıdır.
Filmin odak noktasında, Ahmet Uğurlu’nun o unutulmaz ve içten oyunculuğuyla canlandırdığı Mahsun Süpertitiz karakteri bulunuyor. Mahsun, kimliği, kaydı ya da başını sokacak bir evi olmayan, toplumun tamamen dışına itilmiş bir evsizdir. Fakat o, bildiğimiz hırsızlardan çok farklıdır. Mahsun bir konfor hırsızıdır. Kışın dondurucu İstanbul soğuğunda hayatta kalabilmek için sadece sığınacak sıcak bir yer arar. Bu yer bazen lüks bir araba, bazen bir belediye otobüsü ya da bir minibüs olur.
Mahsun’un amacı bir mal sahibi olmak değildir. Arabayı alır, geceyi o sıcak koltuklarda uyuyarak geçirir ve sabah olduğunda aracı aldığı yere, içini dışını pırıl pırıl temizleyerek geri bırakır. Süpertitiz lakabı da zaten buradan geliyor. O, düzenden sadece hayatta kalmasına yetecek kadarını ödünç alır. Ne var ki devletin kurumları ve toplumun katı kuralları bu temiz hırsızlığı bir türlü kavrayamaz. Polis için o sadece bir suçludur ve her sabahın bedeli karakolda yediği dayaktır. Mahsun, yaşadığı tüm bu zorluklara rağmen ne devlete küser ne de hayallerinden vazgeçer. Her sabah şişmiş ayaklarıyla sığındığı yerlerden çıkıp hayatın o sert dünyasına yeniden karışır.
Mahsun’un hayatında dostluk, elindeki tek gerçek zenginlik. Tuncel Kurtiz’in hayat verdiği Reis karakteri, Mahsun’u koruyup kollayan, bazen ona iş veren ama aslında kendisi de fakirlikle boğuşan bir baba gibidir. Mahsun’un sığınabileceği tek yer Reis’in teknesi ve Hisar’daki balıkçı arkadaşları. Filmde geçen – Ama arkadaşlar iyidir sözü, onun hayata bakışını tam olarak anlatıyor. Toplumun önemsediği imzalar, belgeler veya kimlikler onun için boş, bir teknede beraber içilen sıcak bir çay ise her şeyden çok daha kıymetlidir.
Tabutta Rövaşata Ne Demektir?
Filmin adı aslında her şeyi anlatıyor. Tabut dediğin yer daracık, sıkış tıkış ve ölümü hatırlatıyor. Rövaşata ise futbolun en havalı hareketi, şöyle bir geniş alan ve özgürlük istiyor. Daracık bir tabutun içine girmiş bir adamın orada rövaşata çekmeye kalkması, hayata karşı verilen o hem tuhaf hem de gururlu kavganın ta kendisi.
Mahsun’un hayatı da tam o tabut gibi. Fakirlik, kimsesizlik ve soğukla her taraftan sarılmış durumda. Ama o, bu darlığın içinde bile kendi rövaşatasını çekmekten vazgeçmiyor. Arabaları kaçırması, tavus kuşuna duyduğu o değişik hayranlık ve bir kadına olan tertemiz sevdası, aslında o tabutun içinden atmaya çalıştığı güzel birer gol gibi. Yani insan en berbat durumdayken bile hayal kurmaktan ve kendi yolunu çizmekten vazgeçmemeli.
Filmin akılda kalan sahnelerinden birinde Mahsun, Rumeli Hisarı’ndaki tavus kuşlarından birini çalıyor. Tavus kuşu eskiden beri zenginliği, soyluluğu ve gücü temsil eder. Mahsun’un o parlak kuşu kucağına alıp İstanbul sokaklarında gezdirmesi, aslında uzaktan baktığı o lüks dünyaya bir müdahalesi sayılır. O kuş, Mahsun’un simsiyah hayatındaki tek renktir.
Fakat bu sahnede Mahsun’un kuşa fısıldadığı sözler, içindeki büyük üzüntüyü gösteriyor. – Ancak seni alabildim.. Seni diğerlerinden ayırdığım için özür dilerim.. Hepinizi birden götürmek isterdim ama izin vermiyorlar.. artık hiçbir şeye izin vermiyor diyor. Mahsun güzelliği korumak istiyor ama dünyanın katı kuralları buna yol vermiyor. Filmin sonunda çok acıktığı için tavus kuşunu kesip yemeye kalkması ise, o ulaşılamaz zenginlik sembollerine karşı son bir başkaldırı gibi.
Mahsun’un aşık olduğu ve ismini bile öğrenemediğimiz o genç kız, Mahsun’un saf dünyasını darmadağın ediyor. Mahsun bu kıza hiçbir karşılık beklemeden, sadece haline acıdığı için kalacak yer sağlıyor. Fakat uyuşturucunun karanlığı, Mahsun’un bu iyiliğini kötüye kullanıyor. Kadın, uyuşturucu alabilmek için Mahsun’un ona açtığı o güvenli odada para karşılığı başkalarıyla oluyor. Bu durum, Mahsun’un hayattaki tek dalı olan insan sevgisine en ağır darbeyi vuruyor.
Bu rolü oynayan Ayşen Aydemir’in gerçek hayatı da en az filmdeki kadar üzücü. Aydemir çekimler sırasında aslında ağır bir hastalıkla boğuşuyor. Filmin gösterime girmesinden kısa süre sonra hayatını kaybetmesi, izleyicinin gözünde karakterle oyuncuyu birleştirmiş ve filmi unutulmaz bir yere taşımıştır.
Tabutta Rövaşata izlenen değil, dinlenen bir filmdir. Filmin müziklerini o dönem yeni kurulan Baba Zula grubu hazırladı. Derviş Zaim müzikler için arkadaşı Murat Ertel’den yardım istedi ve böylece bu kendine has sesler ortaya çıktı.
Bu müzikler Mahsun’un iç dünyasını, İstanbul’un sisli ve soğuk sabahlarını, o bitmek bilmeyen çaresizliği bize hissettiriyor. Filmdeki ezgiler, Mahsun’un hiç konuşmayan, sessizce dayak yiyen ve içinden seven kalbinin sesi gibi yankılanıyor.
Derviş Zaim bu filmle bize – Bakın, burada da garibanlar var. diye nutuk çekmiyor. O insanları zaten hayatın içinde, Hisar’ın rüzgarında karşımıza çıkarıyor. Filmin anlatmak istediği, toplumun en altında bile olsanız onurunuzu koruma çabanızın ne kadar kıymetli olduğudur. Mahsun büyük haklar istemiyor, dünyayı değiştirmeye çalışmıyor.. o sadece üşümemek istiyor ve dostlarını satmıyor. Film, paranın ve malın her şey olduğu bir dünyada, hiçbir şeye sahip olmamanın o garip özgürlüğünden bahsediyor. Mahsun’un çaldığı arabaları tertemiz yapıp bırakması, o zenginlere verilen sessiz bir cevap.
İlk çıktığında çok az yerde gösterilen ve bazıları tarafından pek önemsenmeyen Tabutta Rövaşata, zamanla Türk sinemasının en önemli filmlerinden biri oldu. Bu başarının anahtarı, hikayenin samimiyeti ve Ahmet Uğurlu’nun muazzam oyunculuğunda saklı. Mahsun Süpertitiz artık İstanbul’un sert kışında sığınılan bir sıcaklığın, imkansıza karşı verilen o şık mücadelenin simgesi.
Filmin sonunda Mahsun’un hapse girmesi ve insanların bunu televizyondan izlemesi, toplumun o adama ne kadar uzak kaldığını gösteriyor. Mahsun hep yanımızda ama biz onu ancak haberlerde görünce fark ediyoruz. Oysa o, Hisar’ın taşlarında, tertemiz bıraktığı araba koltuklarında ve tavus kuşunun tüylerinde yaşamaya devam ediyor. Bu film, umutsuzluğun içinde açan o incecik umudun hikayesidir. Bu yüzden her izlendiğinde kalbimizi hem üşütüyor hem de dostlukla ısıtıyor.





