Adrian Lyne‘in yönetmenliğini üstlendiği 2002 yapımı Sadakatsiz (Unfaithful) yapımı, ihanet konusunu işleyen filmler arasında en akılda kalıcı olanlardan biri. Başrollerde Diane Lane, Richard Gere ve Olivier Martinez döktürüyor desek yeridir. 1968 yapımı bir Fransız filminden uyarlanmış ama günümüze o kadar iyi uyarlanmış ki, karakterlerin o anki ruh halini resmen ekran başında biz de hissediyoruz. Dışarıdan bakınca ne güzel hayatları var dediğimiz bir çiftin, küçücük bir tesadüf ve merak yüzünden nasıl bir felakete sürüklendiğini adım adım izliyoruz. Film bittiğinde de insanı ister istemez, Doğru nedir, Yanlış nedir? diye ciddi bir sorgulamanın içine itiyor.
Film bir aldatma hikayesinden ziyade, daha çok bir kadının kendi arzularını yeniden keşfetmesini, bir kocanın çaresizce savrulmasını ve bir ailenin adım adım dağılışını gösteren ve insanı gerim gerim geren bir psikolojik dramadır.
Hikayenin odağında, New York’un zengin mahallelerinden birinde yaşayan Sumner ailesi var. Edward ve Connie, yaklaşık on bir yıldır evli, hali vakti yerinde ve birbirini seven bir çift. Oğulları Charlie ve köpekleriyle beraber, evleri büyük, hayatları düzenli ve huzurlu. Dışarıdan bakıldığında her şey harika.. güvenli, saygılı ve kusursuz bir evlilikleri var gibi görünüyor. Ama bu düzenin altında kimsenin pek sesini çıkarmadığı o sinsi monotonluk ve rutinin verdiği sıkılmışlık hissi de gizliden gizliye kendini hissettiriyor.
Diane Lane’in hayat verdiği Connie, filmin kalbi diyebileceğimiz karakter. Onu sadece bir eş ya da anne olarak görmüyoruz.. kendi rutininde kaybolmuş, içindeki o eski heyecanı unutmuş bir kadın var karşımızda. Kocası Edward’ı seviyor, evliliğiyle ilgili bir derdi de yok ama filmin başında o mutlu aile tablosunu izleyince, her şeyin biraz fazla alışılmış, biraz fazla otomatiğe bağlanmış olduğunu hissediyorsunuz. Connie’nin günleri hayır işleri, çocuk ve ev koşturmacasıyla geçip gidiyor. Toplumun ona yüklediği örnek anne rolünü harika oynuyor ama o telaşın içinde kendi kadınlığını, o eski kıpırtıları sanki bir kenara itmiş gibi.
İşin ilginç tarafı, hiç de öyle aldatmaya yer arayan bir kadın değil.. sadakati konusunda en ufak bir şüpheniz olmuyor. Hatta o genç adamla tanıştığında önce bir geri duruyor, direnç gösteriyor, görüşmek istemiyor. Ama içindeki o adlandıramadığı boşluk ve yeniden arzu edildiğini hissetme isteği, onu yavaş yavaş geri dönüşü olmayan bir yola sürüklüyor.
Richard Gere’in oynadığı Edward karakteri, karısına sırılsıklam aşık, işinde gücünde ve ailesi için her şeyi yapabilecek bir adam. Connie için mükemmel bir eş, sığınacak bir liman ve bir koruyucudur. Filmin başında Connie’ye bıraktığı sevgi notlarını, ona sunduğu konforlu hayatı görünce “bu adamda hiçbir kusur yok” diyorsunuz. Edward, orta yaşın sakinliğiyle kendini tamamen ailesine adamış biri.
Edward’ın dramı, üzerine titrediği o dünyasının bir anda yerle bir olmasıyla başlıyor. Aldatıldığını anladığında sadece kıskançlıktan deliye dönmüyor, hayatını adadığı kadının ona bu kadar uzaklaşmış olması canını çok yakıyor ve onu derin bir şaşkınlığa sürüklüyor. Film ilerledikçe o sakin, yumuşak başlı aile babasının içinden, kendisinin bile bilmediği korkunç bir öfke ve şiddet çıkıyor. Bu değişim zaten filmi basit bir aşk hikayesinden çıkarıp ağır bir psikolojik drama dönüştürüyor. Richard Gere’in bu rol için biraz kilo alıp daha ev adamı gibi görünmesi de, yaşadığı o büyük şoku çok daha gerçekçi kılmış.
Olivier Martinez’in oynadığı Paul, bir anda Sumner ailesinin hayatına sızan o yabancı adam. Soho’da yaşayan, genç, yakışıklı, gizemli ve kafasına göre takılan Fransız bir kitapçı. Paul, Connie’nin her günü aynı geçen hayatının tam zıttı. Bir manipülatörden ziyade, sadece anı yaşayan ve sonrasını hiç düşünmeyen bir oyunbozan gibi. Martinez’in karaktere kattığı o hem çocuksu hem de tehlikeli hava, Connie’nin ona neden hayır diyemediğini çok iyi açıklıyor.
Connie için Paul bir duygu, yani kontrol edemediği o tutkunun, maceranın ve riskin ta kendisi. Edward ile olan o güvenli ve sıkıcı hayatının aksine, Paul ile olan ilişkisi tamamen plansız, karmaşık ve sadece anlık hazlara dayalı. Paul’ün evindeki o darmadağınık, bohem hava ile Connie’nin kusursuz düzeni arasındaki uçurum, Connie’yi bir mıknatıs gibi içine çekiyor. Başta sadece bir merak olarak başlayan bu durum, kısa sürede tam bir takıntıya dönüşüyor.
O Rüzgarlı Gün
Filmin asıl koptuğu yer, New York aniden patlak veren o şiddetli rüzgar sahnesi. Connie, oğlunun doğum günü için alışveriş yaparken bu fırtınanın ortasında kalıyor ve tamamen tesadüf eseri Paul ile çarpışıyor. O gün ki Connie’nin hayatında kopacak olan o büyük duygusal fırtınanın da habercisidir. Bu çarpışma sırasında Connie dizini incitince, Paul yardım etmek için onu hemen yakındaki evine davet ediyor. Connie’nin tamam deyip o kapıdan içeri girmesiyle de her şey başlamış oluyor.
Connie, Paul’ün evinde gördüğü ilgiden ve adamın o gizemli havasından inanılmaz etkileniyor. Paul, Connie’nin yarasına pansuman yaparken aralarındaki o ilk elektriklenme de başlıyor. Connie başta geri durmaya çalışsa da, Paul’ün ona hediye ettiği şiir kitabı ve tavırları kadının aklına iyice giriyor. Paul ona bir şiir okuyunca, Connie’nin savunma kalkanları iyice zayıflıyor. Birkaç gün sonra teşekkür bahanesiyle Paul’ün kapısını tekrar çalması, Connie’nin bu tehlikeli oyuna artık kendi isteğiyle daldığının kanıtıdır.
İkilinin ilk beraberliğinden sonra Connie’nin eve döndüğü o meşhur tren yolculuğu sahnesi, sinemanın en efsane anlarından biridir. Diane Lane, tek bir kelime bile etmeden, sadece yüz ifadeleriyle bir kadının içindeki o devasa savaşı bize öyle bir hissettiriyor ki.. trende otururken bir yandan az önceki tutkulu anları hatırlayıp gülümsüyor, eliyle boynuna, saçlarına dokunuyor ama hemen saniyesinde yaptığı ihanetin ağırlığı çöktüğü için yüzü asılıyor ve gözyaşlarına boğuluyor. Hem büyük bir haz hem de müthiş bir utanç içinde.
İşler ilerledikçe Connie, Edward’ı ve tüm hayatını kapsayan dev bir yalanlar zinciri kuruyor. Şehre gitmek için sürekli uydurma bahaneler buluyor, seksi iç çamaşırları alıyor ve ailesinden çaldığı zamanı Paul’ün yanında harcıyor. İş o kadar çığırından çıkıyor ki, arkadaşları yan masadayken bile bir restoranın tuvaletinde Paul ile sevişecek kadar risk almaya başlıyor.
Yönetmen Adrian Lyne, Connie’nin bu bölünmüş dünyasını harika bir tezatla göstermiş. Bir tarafta oğlu Charlie ile geçirdiği sıcak, güneşli, huzurlu anlar diğer tarafta Paul ile kapandığı o loş ve karanlık odalar. Connie iki dünyayı birden idare etmeye çalışırken aslında ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor. Üstelik Paul’ün hayatındaki tek kadın olmadığını fark ettiğinde yaşadığı o kıskançlık krizi, bu işin artık basit bir kaçamaktan çıkıp bir saplantıya dönüştüğünü de hissediyoruz.
Edward başta bir şeylerden şüphelenmiyor. Ama Connie’nin o gergin halleri, yalan söylerken yüzünün alması ve yatak odasındaki o buz gibi hava sonunda Edward’ın içine bir kurt düşürüyor. Edward, şüpheyle yaşamak yerine bir dedektif tutup karısını takip ettiriyor ve gelen fotoğraflar dünyasını başına yıkıyor. O kareler, Edward için karısıyla kurduğu tüm o hayatın kocaman bir yalan olduğunun kanıtı.
Edward öğrendiği şeyi hemen Connie’nin yüzüne vurmaktansa gidip karısının sevgilisini, yani Paul’ü yerinde görmek istiyor. Paul’ün evine gittiğinde karşısında kaba saba biri yerine gayet misafirperver ve karizmatik bir adam buluyor. Paul, gelenin kim olduğunu bilmeden Edward’ı içeri alıp içki ikram ediyor. Edward, karısının en mahrem anlarını yaşadığı o yatağın dibinde, karısının sevgilisiyle otururken müthiş bir aşağılanma ve keder yaşıyor.
O odadaki her detay Edward’ın canını daha da acıtıyor.. o darmadağınık yatak, Connie’nin orada bıraktığı izler… Ama bardağı taşıran son damla, Edward’ın Connie’ye yıllar önce hediye ettiği o kar küresi oluyor. Karısının, kendisine ait o en özel hediyeyi vermiş olduğunu görmesi, Edward’ın içindeki o bastırılmış öfkeyi bir canavara dönüştürüyor. Bir anlık öfke patlamasıyla Edward, kar küresini Paul’ün kafasına vurup onu öldürüyor. Edward o saniyeye kadar mağdur taraftayken, bir anda bir katile dönüşüyor.
Edward, Paul’ü öldürdükten sonra büyük bir şok yaşasa da hemen delilleri yok etmeye girişiyor. Cesedi bir çöp sahasına atıp, sanki hiçbir şey olmamış gibi evine ailesinin yanına dönüyor. Ama burada işin en acı tarafı Edward her şeyi temizlerken telesekreterdeki bir mesajı fark ediyor. Connie, tam da o gün bu gizli ilişkiyi bitirmeye karar vermiş ve Paul’e veda mesajı bırakmış. Yani aslında her şey tam düzelecekken, Edward’ın o anlık öfkesi durumu geri dönülemez bir felakete sürüklemiş. Edward o mesajı dinliyor ve sessizce siliyor..
Bir süre sonra Connie, Paul’den haber alamayınca huysuzlanmaya başlıyor. Eve polis gelip Paul’ü sorunca da taşlar yerine oturuyor. Edward’ın montunun cebinde o fotoğrafı bulduğunda artık her şeyi anlıyor. Şimdi ikisi de birbirinin günahını biliyor. Connie kocasının bir katil olduğunu, Edward ise karısının kendisini aldattığını.. bu ortak suçluluk duygusu, onları eskisinden çok daha farklı ama bir o kadar da karanlık bir bağla birbirine bağlıyor. Connie, kocasının birini öldürdüğünü öğrenince onu polisten korumaya çalışıyor. Artık aralarında çok garip ve çarpık bir ortaklık başlıyor.
Adrian Lyne hepimizin içini huzursuz edecek o gerçeği söylüyor. Birinin eşini aldatması için ille de evde kavga gürültü olması ya da eşlerin birbirinden nefret etmesi gerekmiyor. Sumner çiftine baksana, her şey gayet yerinde, birbirlerine hala aşıklar ve aralarında öyle büyük bir problem de yok. Yönetmen bu mutlu tabloyu özellikle bozmak istememiş. Çünkü ihanetin bazen hiçbir mantıklı açıklama olmadan, sadece bir anlık merakla başlayabileceğini göstermek istemiş. Hatta yapımcılar evliliği kötü gösterelim demişler ama yönetmen buna karşı çıkmış. Çünkü her şey yolundayken gelen o ihanetin çok daha sarsıcı olduğunu düşünmüş.
Filmde sadakat dediğimiz şeyin ne kadar ince bir çizgide durduğunu görüyoruz. Connie gibi hayatı gayet iyi olan ve ahlaklı bir kadın bile, doğru yer ve yanlış kişi denk gelince bir anda kendini o ateşin içinde bulabiliyor. Film bu durumu bir canavarlık olarak değil, insanın o anlık zayıflığına, heyecan ve tutku arayışına yenik düşmesi olarak anlatıyor.
Connie ve Paul arasındaki sahneleri o kadar çekici bir şekilde çekilmiş ki, filmi izlerken kadının bu adama neden bu kadar kapıldığını hemen anlıyoruz. Ama bu sahnelerin hemen peşinden gelen evdeki o sessiz keder ve suçluluk duygusu, yaşanan o heyecanın bedelini sert bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Yönetmenin amacı izleyiciye hem o yasak aşkın kıpırtısını yaşatmak hem de arkasından gelen o ağır vicdan azabını iliklerine kadar hissettirmek üzerine kurulu.
Müziklerle Anlatılan Duygular
Sadakatsiz, etkileyici hikayesiyle değil, atmosferi iliklerinize kadar hissettiren müzikleriyle de fark yaratıyor. Jan A.P. Kaczmarek’in hazırladığı besteler; karakterlerin kafasındaki karmaşayı, yaşadıkları gerilimi ve tutkuyu derinleştirerek filme bambaşka bir hava katıyor. Müzikler, sanki Connie’nin iç dünyasında neler olup bittiğini anlatan bir sesli günlük gibi.
Filmin başında, ailenin huzurlu hayatına eşlik eden o sakin ve tatlı melodiler, Connie’nin Paul’la tanışmasıyla beraber yerini yavaş yavaş gizemli ve tedirgin edici notalara bırakıyor. Piyano ve yaylı çalgıların ağırlıkta olması; Connie’nin hissettiği o arzuyu, suçluluğu ve korkuyu sanki biz yaşıyormuşuz gibi hissettiriyor. Özellikle yaşanan o büyük yıkımı notalarla anlatan Burning Pictures parçasını mutlaka dinlemelisin.
Son sahnede arabada giderken polisin önünde durup durmama konusundaki o kararsızlıkları, aslında hayatlarının geri kalanını nasıl bir hapishanede geçireceklerinin özeti gibi. Fiziksel bir hapishaneye girmeseler bile, birbirlerinin yüzüne her baktıklarında hem ihaneti hem de cinayeti görecekleri ruhsal bir zindana hapsoluyorlar. Adrian Lyne, bu sonla her şey eskisi gibi olabilir mi? sorusuna çok karanlık bir hayır cevabı veriyor.
Sadakatsiz, yalnızca bir ilişkiyi değil, evliliğin, güvenin ve ahlaki değerlerin kırılganlığını anlatan, akılda kalıcı ve sarsıcı bir filmdir. Üç ana karakterin güçlü oyunculukları, Adrian Lyne’ın ustaca yönetimi, Jan A.P. Kaczmarek’in etkileyici müzikleri ve hikayenin derin psikolojik boyutları sayesinde, bizlere unutulmaz bir sinema deneyimi sunuyor. Film bittiğinde dahi aklımızda – Ben olsaydım ne yapardım? sorusu yankılanmaya devam ediyor. Bu, filmin başarısının kuşkusuz en büyük kanıtı. Eğer bir sadakatsizlik hikayesinden çok daha fazlasını arıyorsanız bu filmi kesinlikle izlemelisiniz.





Bir Yorum