Sanat Karmaşası ve Manifestolarla Sinema

İnsanın varoluşundan beri sanatın varlığını gördük. Bizler yani insanoğlunun olmazsa olmaz ihtiyaçları vardır bunlardan en ilkelleri ve en önemlileri “Barınma, beslenme, uyuma, üreme ve boşaltma”. Tarih öncesi çağlardan beri asla değişmeyen ve değişmeyecek olan bu fiziksel ihtiyaçların yanında başka ihtiyaçlarda vardı.

Çünkü insan yaratılışı gereği iki boyuttu. Dıştan bir et parçası olan insan ve et parçasının taşıdığı  “ruh“ dediğimiz gizemli bir metafiziğe sahipti. Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi ruhunda ihtiyaçları vardı. İnsanın ruhu duygularla bütünleşen bir kavramdı. Düşünceler ve duygular aslında ruhun aktive ettiği soyutsal gereksinimlerdi. Bu metafizik kavramını ilk olarak detaylı şekilde Doktor Freud yapmıştı. Psikanaliz ile ruhun anatomisini çıkarmaya çalıştı ve bilinç altı, ego ve id gibi kavramlara ulaştı. İşte ne zaman ki insan ruhunu daha iyi anlamaya başladı o zaman zaten var olan sanatı bilinçlendirmeye başladı. Sanatın aslında ruhun bir gereksinimi olduğunu öğrendi. İnsanoğlu esasen beden dediğimiz bir kutu içinde saklıydı. Tıpkı bir otomobilin dıştan ne kadar estetik bir icat olduğunu görsekte içinde onu hareket ettirebilen ve kaldırıldığı taktirde o metal yığınını işe yaramaz hale getiren o karmaşık motor düzeni vardı. İnsanoğlunun motoruda “ruhuydu”. Onsuz insan ne düşünebilirdi ne ağlayabilirdi ne gülebilirdi…

Lumiere Kardeşler

Yaşama kavramını tam anlamıyla sağlayabilen oydu. Ruh soyuttu görünmezdi dokunulmazdı duyulmazdı.. ancak insan buna bir yere kadar dayanabilirdi. Ruhun içinde dolup taşan düşünceleri ve duygu silsilesini kusması gerekirdi bir diğer deyişle ruhunu gezintiye çıkarması. İşte sanatta böyle bilinçlendi. Sanat insan ruhunun bedenden bir müddet ayrılıp kendi limitsiz evreninde gezintiye çıkmasıydı. Paleolitik çağda ilk insanlar duygularını aktaracak bir yol bulmuştu çünkü bu bir gereksinimdi yapması gerekiyordu. Mağara duvarlarına renkli taşlarla resim çizmeye başlamışlardı bunu müzik, heykel, çanak çömlek takip etti. Zaman geçtikçe insanoğlu çok şey buldu… insan dünya üzerinde daha da bilinçlendikçe kaçınılmaz icatlar beraberinde geliyordu. Bu icatlarla sanat daha da estetik hale geldi ve bir çok kola ayrıldı.

Gelin görün ki Lumiere kardeşler sinemayı keşfettikten sonra sinema birden 7. Sanat oluverdi. Sanat olarak çok etkili ve yoğun bir yoldu sinema. Sanat olarak sinema duygu ve düşünceleri sesli veya sessiz “hareketsel imgelere” dönüştüren çok etkili bir yoldu Ancak 2. Dünya savaşından sonra yeni dünya düzeni ortaya çıktığında bazı unsurlar bir çok etkiye maruz kaldı. Sinemada onlardan biriydi. Bu düzende gerçekten “sinema” diyebileceğimiz form Avrupa’da nefes almaya çalıştı özellike Sovyetler Rusya’sının sinema adamları ilkel ve ham sinemayı uygulamak için mücadele veriyorlardı. Zira teknoloji geliştikçe sinemanın sadeliği ve sanat formuna kaçınılmaz zararlar geliyordu. Git gide dev bir endüstriye dönüşen dünyada yeni düzen artık iyice bastırıyordu “kapitalist” düzen dediğimiz bu düzende dünya üzerindeki %90 unsuru bir “meta” olarak gören adeta koca balık gibi denizdeki ufak balıkları yutarak beslenen sistemin parçası olmamak sinema için imkansızdı. Nitekim sinema endüstriye dönüştüğünde büyük servetlerin uçuştuğu film şirketleri, stüdyolar, yapımcılar ortaya çıktı. Sinema para yapıyordu… ancak sizce paranın olduğu yerde sanat ne kadar vardı? Bir ressam resmini şöyle yaparsam şu renge boyarsam büyük paralar kazanırım diye mi çiziyordu yoksa o anki melankoliyi yakalayarak duygularının kendisini rahat bırakması için onları boyalarla beyazamı vuruyordu? Bir heykeltıraş bu heykeli yaparsam köşeyi dönerim diye mi yapıyordu o heykeli? Ya da bir fotoğrafçı batan güneş önünde denizi çekerken umutlarını mı çekiyordu yoksa bir zenginin köşkünün duvarında iyi bir manzara resmi olsun diye mi basıyordu deklanşörüne? Ve bir yönetmen düşüncelerini mi saniyede 24 kareye aktarıyordu yoksa yapımcı para kazansın diye mi filmi dolduruyordu? Hangisiydi? Özellikle sinema bu kaostan geçerken çeşitli sinema adamları baş kaldırdı ve sinemanın kaçınılmaz sonu gelmeden manifestolar yayınladılar. Bunu yayınlama sebeplerinin başında artık sinemanın paraya dönüşmesi daha sı da parasız sinema yapmanın imkansıza yakın bir hale gelmesiydi. Özgürlüğün sinemada kısıtlanması daha sı bütçe dediğimiz para yığınına hapsolması rahatsız etmişti. Kaldı ki özgürlüğün olmadığı yerde sanattan ne kadar söz edebilirdik?

Herkesin çekecek bir filmi ve yazacak bir manifestosu olmalı aksi taktirde “ sadece mutsuz insanların öyküsü vardır” önermesini nasıl haklı çıkaracaklardı ?

Jonas Mekas

Jonas Mekas Sinemanın 100. Yılı karşıtı manifestosunda şöyle diyordu;
“Hepinizin bildiği gibi dünya üzerinde herşeyi yaratan tanrıydı ve tüm bunların harika olduğunu düşünüyordu. Tüm ressamlar, şairler ve müzisyenler yaradılışı şarkılarla kutluyorlardı ve her şey yolundaydı, ama gerçek değildi. Bir şeyler eksikti. O yüzden yüz yıl kadar önce Tanrı sinema kamerasını yaratmaya karar verdi ve bunu yaptı da. Sonra bir yönetmen yarattı dedi ki “işte sana sinema kamerası diye bir alet. Şimdi git filmini çek, yaradılışın ve insan ruhunun düşlerinin güzelliğini kutla ve bunun tadını çıkar.

Ama şeytan bundan hiç hoşlanmadı ve kameranın önüne bir torba dolusu para koydu ve yönetmenlere şöyle dedi ; Bu aletle para kazanabilecekken neden dünyanın güzelliğini ve ruhunu kutlamak istiyorsunuz ki ?  Ve ister inanın ister inanmayın, tüm yönetmenler para torbasının peşine düştüler. Tanrı bir hata yaptığını fark etti. Yirmi beş yıl sonra hatasını düzeltmek üzere  bağımsız avant-garde ( yenilikçi ) yönetmenleri yarattı ve şöyle dedi ; Alın size kamera.. alın onu dünyaya gidin ve tüm yaradılışın güzelliğinin şarkılarını söyleyin ve bunun tadını çıkarın. Ama bunu yaparken zor zamanlar geçireceksiniz ve bu aletle hiçbir zaman para kazanamayacaksınız. İşte böyle konuşmuştu tanrı.  Viking  Eggeling, Germaine Dulac, Jean Epstein, Fernand Leger  ve dünyanın pek çok köşesinden yönetmenle  bolexlerini 8mm lerini Super-8  kameralarını alıp dünyanın güzelliklerini ve insan ruhunun  karmaşık maceralarını filme almaya başladılar, üstelik bundan büyük bir keyif aldılar. Filmler hiç para getirmedi ve işe yarar amaca da hizmet etmedi. Dünyanın dört bir köşesindeki müzeler sinemanın 100. Yılını kutluyorlar bu onlara sinemanın yaptığı yüz milyonlarca olara mal oluyor. Holywoodlarına deli oluyorlar ama avant-garde’lardan ya da sinemanın bağımsızlarından söz eden yok. Dünyanın pek çok yerinde müzelerin , arşivlerin ve sinemateklerin broşürlerini gördüm “Biz sizin sinemanızla ilgilenmiyoruz yazıyor.”  Büyüklüğün görkemin yüz milyonluk film yapımlarının devrinde ben insan ruhunun o ince ve ufak, küçük ve görünmez işlerinden konuşmak istiyorum, öyle ki bu işler açık ışık altında kaldıklarında ölürler. Sinemanın küçük formlarını kutlamak istiyorum. Herkesin başarılı olup satış  yapmak istediği bu zamanda ben görünmezin para ve ekmek getirmeyen güncelsel şeylerin peşine düşen sosyal ve günlük olanı kucaklayanları kutlamak istiyorum.”

Jonas Mekas bu satırları yazarken endişesini güzel bir metaforik hikayeyle vurguluyor ve Tanrı – Şeytan ikileminde sinemadaki kaosu gözler önüne getiriyor.

Puget Boğazı Sinema Derneği manifestosunda özetle şöyle diyor;

“Film açık bir sanattır. Aralığı herhangi bir sanatınki kadar geniştir. Bunun hala tartışmalı olması Amerikan sinema deneyiminin ne kadar kısıtlı olduğunu açığa çıkarmaktadır. Sinemanın genişliği sanal olarak bilinmezdir. Sinema seyircisi herkesin “ filmler” dediği safrayı kusan Holywood şirket makineleri kadar Balkandır. Ortalama yetişkin hayatının dokuz yılını bu “filmleri” izleyerek geçirse bu yetişkin tamamen ticari sinema dışındaki herhangi bir şeyden habersiz kalmaya devam etmektedir. Bu filmin herhangi başka bir sanat kadar geniş olduğu fikrini benimsemeye yardımcı olamadı. “

Jeff Hush ise kaygısız bir sinemacının kutup ayısı örneği ile film yapma güdüsünü “ Yeni Bir Sinema İçin” adlı manifestosunda belirtiyor.

Sanatçıda ve kutup ayısında görülen beş güdü;

1-      Karşılaşma: iç alanınıza giren hiç beklenmedik bir şeyin yarattığı şok

2-      Yolculuk: bu şoktan gelen hareket, dalgacıklar, geri tepmeler

3-      Merak : vazgeçmek, kim olduğunuzu belirleyen ve kendinizi ağırbaşlı küçük bir kişilik topuna sabitleyen o kontrol hissini kaybetmek, dalgacıkların sizi tarihinizin ötesinde kültürel yüzeyin altında hissiyatın derinliklerine doğru yeni bir yere sürüklenmesine izin vermek.

4-      Yuva : bu yeni yere yerleşmek, kök salmaya başlamak için gerekli enerjiyi toplamak.

5-      Hayvanat Bahçesi : yuvanın rahatlığının bir tür hapishane olduğunu farketmek, köklerinizin hareketliliğini engelleyen bir tür mani, deneyimlere karşı birer engel olduğunu anlamak ve size benzemeyen diğerleriyle ilişkilerinizin engellendiğini hissetmek.

Sinemanın sessiz tarihini hepimiz biliriz zira sesin gelmesiyle sinema sanatçıları özellikle Charlie Chaplin bunun sinemanın sonunu getireceğini söylemiş ve memnuniyetsizliğini belirtmişti. Sinemanın sadece görüntü ve hareketler imgesi olduğunu ve göze hitap etmesi gerektiği vurgulanıyordu zira bununla birlikte Robert Bresson Sinema için Ses manifestosu ile aradaki dengeyi güzel açıkadı ;

Robert Bresson

“ Şu ya da bu sesin orada ne olduğunu bilmek için;

Göz için olan kulak için olanı tekrarlamamalıdır. Eğer göz tümüyle fethedilmişse , kulağa –neredeyse- hiçbir şey vermeyin. İnsan aynı anda hem göz hem de kulak olamaz. Eğer bir ses imajın yerini tutabiliyorsa, imajı kesin ya da etkisizleştirin. Kulak içe hitap eder göz ise dışa.

Tek başına çağırılan göz, kulağın sabrını taşırır, tek başına çağırılan kulakta gözün sabrını. Bu sabırsızlıklardan faydalanın. Sinemacının kudretidir bu”

Ruhu ve özgürlüğü önemseyen ve sinemanın bu ikisinin arasındaki ilişkiden çıkması gerektiği vurgulayan “Sanatta Anlamsızlık” Manifestosunda şu satırlara yer veriliyor;

“Oyunbaz olun, anlam ne yaratılır, ne enjekte edilir anlam keşfedilir. Uydurun sanat özgürlük üzerinde yaşar. Duygular için yaratın teori hakkında yeterli bilgi edinin ama ondan yaratmayın. Kendi kurallarınızı koyun sanat tarihinizi ve felsefenizi bilin. Sanatsız sanat teorisi yoktur obsesif kompülsif olun ve parayonanın doğasını anlayın. Hızlı olun derin düşünmek için zaman yok.  Kökenleri aramayın ortasından başlayın.  Sadece bir fikir değil fikirleriniz olsun.  Gerçeği aramayın gerçeğin faşist bir fikir olduğunu unutmayın.  İzleyicinin cahilliğinden faydalanmayın üzerinden etik yapmayın.  Kitleleri eğitmeye çalışmayın eğitimsel sanat yapmayın.  Söylemekten kaçının ancak göstermek için davranın.”

Şu zamanda sinema yapan biriyseniz yukarıdaki manifestoları özellikle seçtiğimi bilmenizi isterim. Okunacak tonla manifesto var inanın. Eğer gerçekten sinemacıysanız bu manifestoların can sıkıntısından ortaya çıktığını düşünmeyin. Eğer sinemanın 7.Sanat sıfatını anlamlandırmak istiyorsanız sizde kendi manifestonuzu yazın ve ruhsal düşünce dünyanızdan kaybolun.. asla oraya şeytanın koyduğu para torbasını almayın. Elinizdeki kamerayla kapitalizmin mekanizmasında bir parça olmayın… onun karmaşasında para için kaybolmayın.. Sanatın karmaşasında kaybolun.  Düşünüyorsunuz öyleyse varsınız… duygularınızı düşüncelerinizi ve ruhunuzu satın almalarına izin vermeyin.. olsun varsın ezilin, duyulmayın, paranın satın aldığı büyük gölgelerin ardında kalın… ama paranın satın alamayacağı “yenilikçilerin” karmaşasında yerinizi alın. 7. Sanata merhaba deyin. Sadece ve sadece kendinizin olduğu düzeni kabul edin.. kuralları ise çiğnemek için

Vladimir Mayakovsky “Sinema ve Sinema” manifestosunda kapanışı yapıyor;

“Sizin için sinema bir gösteridir. Benim içinse hemen hemen bir dünya görüşü. Sinema devinimin iletimidir. Sinema edebiyatın yol açıcısıdır. Sinema kabul görmüş estetiğin yıkıcısıdır. Sinema amatör ruhtur. Sinema işlevsel olarak düşünceler yaratır. Lakin sinema artık hastadır. Gözleri kapitalizmin “altın tozu” ile boyanmıştır. Kumarbaz yapımcılar sinemayı istedikleri şekilde yönlendirirken sıradan ve acıklı öykülerle  yürekleri sızlatarak para üstüne para kazanmışlardır. Artık sona ermeli bu!  Yoksa Amerikan ithali zırvalıklara ya da Mosjovkin’in yaşları dinmeyen gözlerine mahkum olacağız. İlki can sıkıcı diğeri daha da beter!”

Facebook Yorumları

Hakkında Doğukan Bahadır Karasu

Doğukan Bahadır Karasu
Bahadir Karasu (26 Nisan 1990'da Bandırma, Türkiye doğumlu) bir Türk düşük bütçeli film yapımcısıdır. Sinema kariyerine 2008 yılında Me adlı ilk deneysel kısa filmiyle başladı. Film endüstrisinde senaryo yazarı, kameraman, post-prodüksiyon-prodüksiyon asistanı ve yönetmen olarak çalışmaktadır. Ayrıca bazı uluslararası film yapımcılarıyla birlikte çalışıyor. 2009'da bağımsızlık, av-ant-garde ve auteur stil vizyonları ile gerilla film yapımını destekleyen bağımsız film yapımcılarını bir araya getirmeyi amaçlayan bir grup yaratmaya ve üreticilere karşı ilerlemek için girişimlerde bulundu. 2012'de yakın arkadaşıyla birlikte Pirana Film adında bir yapım şirketini kurdu. 2013'te minimalist kısa metrajlı Echo'yu kısa bir anı insan zihninden anlatarak yaptı. 2015'te, İtalyan yönetmen Fabrizio Rossetti ile Un Pueblo Donde Dios No Existe adlı fantastik kısa filmini yönetti. Aralık 2015'te Barcelona Planet Film Festivali'nde gösterildi ve Ocak 2016'da seçimin parçası olan aylık çevrimiçi etkinlik Los Angeles CineFest'e sunuldu.

İlgilinizi Çekebilir

Türk Komedi Sinemasının Gelişim Süreci

Komedi türü sinemadaki en eski türlerdendir. Günümüzde de en çok izlenen türler arasındadır. Türk sineması …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*