Persona

İnsanın eli titrer böyle bir film için inceleme yazarken. David Lynch’i temelden etkilemiş, kendisi için Woody Allen’a sinema tarihinin en güzel filmi dedirttirmiş, Zizek’in “Gerçeklikten daha gerçek” yorumunu üstlenmiş ve Hitchcock’a göre sinema tarihinin en iyi filmi oluvermiş bir film üzerine inceleme yazmak benim haddimin sınırlarını zorluyor. Boyumdan büyük olan bu işe başlarken çok tereddüt etsem de “Yazmak düşünmekle paralel ilerler, yazarken öğrenebilirim.” mottosuna sığınarak klavyeye girişiyorum. Üstteki yönetmenlerden ziyade felsefecinin yorumu bana daha yakın geliyor: “Gerçeklikten daha gerçek”. Ingmar Bergman filmde en temele gidiyor.

Tüm hayatı algılayış şeklimizi şekillendiren ve bunun doğal bir getirisi olarak dünyevi yaşamımızın her boyutundan aldığımız tadla ilintilenen ruh-meta ilişkisine değiniyor filminde. Dolayısıyla aklımıza sığan her şeyi çatısına alan bir kapsayıcılık mevcut Persona’da. Filmde, Elektra’yı canlandırırken bir anda sessizleşen, bu andan sonra da bir daha konuşmayan Elisabeth Vogler’in bu durumu tedavi edilmek istenmektedir. Bu amaçla kendisine bir hemşire, Alma, tahsis edilmiştir. Alma Elisabeth’le 7×24 ilgilenecektir. Fakat iki karakterin farklı ruh olgunlukları vardır ve bunlar etkileşmeye başlar. Tüm film bu etkileşimin çerçevesinde şekillenir. Filme ismini veren “persona” ise tiyatroda oyuncuların kullandıkları maskeye verilen isimdir. Bu şekilde toplumun bireyde bulduğu ve bireyin kendisinde bulduğu iki farklı “gerçeklik” kavramına bir atıfta bulunulmuştur. “Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme.” Ünlü ve takdir edilen bir tiyatro sanatçısı olan Elisabeth Vogler bir gün Elektra’yı canlandırdığı sırada bir anda sessizliğe bürünür ve ardından histerik bir kahkaha atar. Bu günden sonra konuştuğunu gören olmayacaktır. Elisabeth Vogler modern insanın ruhsal bunalımlarını yaşamaktadır. Geçmişten gelen toplumsal ögeleri akılcılıkla reddetmekte ve hayatı boyunca kuvvetlendirdiği düşünsel tarafıyla ruhunu besleyip büyütmetedir. Ruhu beslendikçe bu hayata olan bağlılığı azalmıştır.

Varoluşçu buhranlarından çıkamadıkça kalbi sıkışmakta ve bulantılar arasında ölümü daha çok düşünmektedir. Ona ölümü düşündürten yok olmanın çekiciliği değil var olmanın çekilmezliğidir. Var olmak amaçsız ve boşunadır. Fakat Elisabeth oyuncu kimliğiyle, personasıyla, kendini bu şekilde yansıtmamaktadır. Bu da iki Elisabeth yaratmıştır. Birincisi toplum içinde var olduğu gösteren Elisabeth, diğeri de yalnız kaldığı anda bahsettiğimiz buhranlar arasında boğulan Elisabeth… Esas Elisabeth ikincisidir ve birincisi yalancı ve samimiyetsizdir. Bu uçurum Elisabeth’e ağır gelmektedir. Kendisi Elektra karakterini canlandırdığı sırada güç bulmuş ve artık sadece ikinci Elisabeth’ten ibaret hayatını sürdürme kararı almıştır. Elektra, Sophokles’in intikam peşinde olan güçlü bir dişi karakteridir. Bu karakterden de güç aldığını düşündüğüm Elisabeth Vogler, sessizliği ile var olma kararı almıştır. Burda sessizlik esasında eylemsizlik değil bir reaksiyondur ve karakterin kendisini ifadesidir. Ancak ben buna bir isyandır veya bir direniştir diyemeyeceğim. Çünkü sessizlik mevcut rahatsızlığı değiştirmeye kapalı olan pasif bir eylemdir. Diğer insanlar Elisabet’in fiziksel veya psikiyatrik bir rahatsızlığı olduğunu düşünerek kendisini tetkiklere maruz bırakmışlar; ancak görünen o ki Elisabeth bunlara bile bir karşı koyuş göstermemiştir. Elisabeth sessizliğe bürünerek ruh olgunluğunda bir üst seviyeye atlamıştır. Elisabeth’in test sonuçları her bakımdan sağlıklı olduğunu göstermektedir. Ancak burada problemli gözüken taraf biyolojik taraftan öte ruha dair yaşanan sıkıntılardır. Aslında Elisabeth hala Ingmar Bergman’ın dilediği ruh olgunluğunda değildir. Yaşadığı ikili durum, personasıyla ruhu arasındaki uyuşmazlık reeldir. Önemli olan bu reelliği sessiz kalarak comfort zone’unda karşılamak değil bununla günlük yaşamı sürdürebilmektir. Mevcut olgunluğuyla kendinden emin tavırlar takınan, kendini üstün gören Elisabeth’in yüzüne ilk gerçeği doktor vuracaktır. Onunla ilgilenmesi için Alma’yı bilinçli olarak yetkilendirmiş, ona gerçekleri söylemiş ve ikisini başbaşa bırakarak eşleşip beraber olgunlaşmalarını sağlamak istemiştir. Bu yönleriyle dominant bir görüntü çizen doktorun aslında Bergman olduğu yorumu da yapılmaktadır. Doktor Elisabeth’in mevcut durumunun da bir persona olduğunu da ona söylemektedir. Elisabeth Vogler bunları duymaktan hoşnut olmamıştır. Zaten kendisini dış dünyaya tamamen kapatması mümkün değildir. Vietnam savaşı görüntülerine verdiği tepkiler insanlığa dair kaygılarını, savaş mağduru bir çocuğun fotoğrafını uzun uzun incelemesi annelik kaynaklı acıma duygusunu anlatmaktadır. Alma ise ruhsak bir toyluk içindedir. Kendisi akılcı düşünme, gözlemleme, yorumlama, üçüncü bir gözle yaşamı inceleme ve gerçekleri okuma yetilerine sahiptir. Ancak henüz Elisabeth’in olgunluğuna varamamıştır ve personasıyla tatminkar bir yaşam sürmektedir. Hemşire, eş ve anne personalarıyla yaşamını sürdürecek, yaşam hedeflerini bunlar çerçevesinde şekillendirecekdir. Tüm yaşamını hemşireliğe adayanlara baktığında mutluluk duymaktadır. Alma günlük hayatı sorgulamayarak akışına bıraktığında endişelenecek bir şeyi yoktur; fakat Elisabet’in durumu onu sorgulamaya itmektedir. Kendisi de Elisabeth öncesi düşüncelerinin aslında bir kaçış olduğunun farkındadır. Hatta “personalardan sıyrılıp kendi olan” Elisabeth’e imrenmektedir. Karşısında hayranlık duyduğu, tanrı lütfu denebilecek güzellikte, ruhen kendini aşan bir oyuncu bulunmakta. Onunla hobi olarak dahi ilgilenebilir. Alma Elisabeth’in yanında personalara dair gerçeği kendisine açıklayacak ve bunlarla nasıl yaşanabileceğini görecektir. “Aynaya baktığımda, birbirimize benzediğimizi gördüm. Sen daha güzelsin. Ama bir anlamda birbirimize benziyoruz. Kendimi sana dönüştürebileceğimi düşünüyorum. Yeterince çabalarsam, yani içimde. Sen de rahatlıkla kendini benim yerime koyabilirsin; ama ruhun bana büyük gelir ve her yere taşardı.” Doktor ikisini yazlığına gönderir. Artık iki farklı ruha ait iki farklı olgunluk seviyesi iletişim kuracak, eşlenecek ve en sonunda farklılaşacaktır. Alma Elisabeth’i kendisinden üstün görmekte ve ona şımarık bir yakınlık duymaktadır. Aralarında bir samimiyet hissetmiş ve Elisabeth’e en mahrem, en utanç verici ve en saklanılası sırrını açmıştır. Elisabeth ise ona üstten bakmakta ve Alma’nın hevesini gayret gösteren çocukları tatlı bulduğu gibi tatlı bulmaktadır. Yani onu Alma’nın beklediği gibi ciddiye aldığını söyleyemeyeceğim. Alma’nın sırrını, doktora gönderdiği mektupla ikisinden dışarı çıkmasını önemsememesinde de bunu çıkarıyoruz. Alma çırpınırken “gel buraya bakalım üzüldün mü sen ablası” tavrıyla Alma’ya sarılmaları ve gülümsemeleri de bunu bize anlatıyor. Alma’nın ise hem Elisabeth’i hem de mevcut durumu anlaması vakit alacaktır. Plaj’da okuduğu pasaj Elisabeth’in ruhunu anlatmaktadır. Bunu seyirci olarak biz bariz bir şekilde görebiliyoruz. Ancak Alma bunu görse bile bu pasajın anlattığına katılmadığını söylüyor. Çünkü hem henüz yeterli farkındalıkta değil hem de Alma, kişilik itibariyle kendi gerçekliğiyle hayata devam edebilme konusunda daha cesur. İki karakter arasındaki en büyük farkın bu olduğunu düşünüyorum. Alma Elisabeth olmak isterken yaşadıkları başkalaşım sonrası ortaya farklı kişiler çıkıyor. Bunun da temelinde gerçeklik-hayat arasındaki dengeyi kurmakta gösterdikleri cesaret farklılığının olduğu kanısındayım. Ancak ilk aşamada bir özdeşleşme görmekteyiz. En azından Alma’nın hissiyatı budur. İlk rüyası Elisabeth’i kabul edişini göstermektedir. İkinci rüyadaki gibi bir karşı koyuş veya agresif tavır söz konusu değildir. Mektup Alma’nın Elisabeth’e karşı davranışındaki değişikliğin ilk kırılma anıdır. Elisabeth postalanmak üzere Alma’ya birkaç mektup vermiştir. Alma bu mektupları postalamaya götürürken bir tanesinin açık olduğunu farkeder. Merakına direnemez ve bu mektubu okur. Doktora yazılmış bu mektup Alma’nın hayatında en büyük pişmanlığı olan ve kürtajla sonuçlanan plajdaki seks alemini anlatmaktadır. Alma bunu görünce Elisabeth için ne kadar basit bir konumda olduğunu görmüştür. Alma’nın yaşadığı kırgınlık onu Eliabeth’e karşı koymaya iter. Hatta hissiyat intikam duygusuna kadar evrilir. Cam kırığı Elisabeth’in ayağını kessin istemiştir. Elisabeth ile kavga ederken kaynar suyu eline almaktan çekinmemiştir. Her ne kadar sonradan pişmanlık duysa da Alma artık Elisabeth’i bir tabu olarak kabul etmeyecektir.

Şunu da eklemekte yarar var, Alma’nın rüyasındaki “Hiç”i saymazsak Elisabeth’in tek konuştuğu sahne can korkusu yaşadığı kaynar su sahnesidir. Elisabeth hala ölüm korkusu yaşamakta, çocuklara hassasiyet beslemekte, insanların acılarına dair kaygılar yaşamaktadır. Doktor da “İntihar etmek mi? Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın. Ama hareket etmeyi reddedebilirsin.” diyerek bunu yüzüne vurur. Elisabeth’in hayattan tamamiyle kendini soyutlayamaması ve pasif bir eylem olan sessizliğe bürünmesi onun karakterinin yeterince güçlü ve cesur olmadığını göstermektedir. Sessizlik hali de bir personadır. “Konuşmak yardım etmez. Bir çeşit karanlık. Bir çeşit başkalaşma. Şimdi değil, hayır. Sen istediğin yerde takılı kalabilirsin ama ben yapmamalıyım. İçe yönelik olmamalıyım. Toparlanmalı ve başkalarına öğüt vermeliyim. Belki teselli edilemez ama…” Carl Jung’un teorisine göre “persona” kişiliğin dünyaya adapte olma şeklidir. Adaptasyon gerçekleştiği takdirde kendini yaşama bırakmak ve yaşıyor hale gelmek daha kolaydır. Kendi gerçekliğini tanıdıktan sonra ruha bir değer biçilir ve bu değerle hayattaki metanın fitliği karşılaştırılır. Bunu yapabilen kişilerden güçlü karakterli olanlar sağlıklı bir şekilde yaşamlarını akıtabilirler. Bu kişilerin yaptığı daha çok şudur: hayattaki personalara direnç gösterirken aynı anda da var olmanın ağırlığında ezilmemek. Bu süreç içerisinde kalp sıkışmaları, bulantılar, uykusuzluklar çekerler. Ancak vardıkları nihai nokta onların dirençlerinin ve cesaretlerinin göstergesidir. En azından başkaları için var olacak gücü kendilerinde bulurlar. Bunu yapamayanlar ise kendilerini bir çocuk gibi savunmasız hissederler ve hayata karşı paralize olurlar. Bazı konuları hiç açmaz ya da küskün tavırlarını her yere aksettiririler. Kendi narsist fanuslarında kabus ve terlemelerle dolu rüyalarla ruh dinginliğinden uzak bir yaşam sürerler. Hayata dair amaçsız olup kıymet verdikleri değerleri sıfıra yakınlaştırmışlardır. Sadece kendileri ve varoluş problemleri vardır. Yaptıkları bir kaçıştır. Ölümden korkup ölümü beklemektedirler. Çünkü yaşamın çekiciliği kalmamıştır. Aslında bir üst paragrafta Alma ve Elisabeth’i tarif etmekteyim. Benzer varoluş problemlerinin içerisinde iki farklı başkalaşım görülmektedir. Elisabeth sessizliğe gömülmüş; Alma hayat içerisinde dışa dönük karakteriyle direnç göstermiştir. Alma’nın başkalaşımın sürecini de rüyasında görmekteyiz. Artık Elisabeth’e karşı tavır alabilen Alma, kendisinin eksiklerini onun yüzüne dahi vurmaktadır. Hatta uyurken yanına gelip güzelliğine dair eksikleri sıralayacak özgüvene kavuşmuştur. Rüyasında görüldüğü üzere Elisabeth olmaktan korkmaktadır ve onun geldiği hali eleştirmektedir. İki karakterin aslında aynı kişi olduğu yorumuna katılmıyorum. Çünkü bunu savunanlar rüya sahnesindeki anlatımları örnek göstermektedirler. Halbuki rüya tamamen Alma’ya aittir. Dolayısıyla Elisabeth’e dair bir çıkarımda bulunmak yanlış olur. Rüyadan yapılacak çıkarımların tamamı Alma’ya atfedilmelidir. Mr. Vogler’in Alma’ya Elisabeth demesi Alma’nın ilerideki evliliğinin Elisabeth’inkine benzemesinden duyduğu korku kaynaklıdır. O çocuğunu ve eşini inkar etmeyecektir. Bunu yapmak Elisabeth’in zayıflığını göstermektedir. İki yüzün bir araya gelip tek kişi haline gelmesi ise en başlardaki özdeşleşmeyi anlatmaktadır. Daha sonra Alma bu özdeşleşmeyi reddederek kendi özgü başkalaşımını gerçekleştirmiştir. Tabii ki bu başkalaşım acısız olmayacaktır. Yazlığa geldiği andan itibaren hemşire kıyafetini, personasını, giydiği tek sahne başkalaşım sonrasıdır. Artık gerçeklik-ruh-meta-toplum-varoluş kavramlarına dair farkındalığını personasıyla beraber yürütecek kıvamdadır. Elisabeth ise bu seviyeye ulaşamamıştır. Filmin sonunda tedavi gören Alma olmuştur; artık sağlıklı bir şekilde yaşayabilecektir. “Yönetmen hakim sinema” ilk defa duyduğum bir terim değil; ancak bu filmden sonra büyük ölçüde kavradığımı söyleyebilirim. Sadece filmin yaratım ve çekim sürecinde değil film akarken de Ingmar Bergman’ın varlığını hissediyoruz. Kendisi tüm filmin üzerindedir ve her sahnede vardır. Aklında ne varsa bunu sinemayla ifade ettiğini bize sürekli hatırlatmaktadır. Tüm film boyunca onun ifadesini ve aklını görmekte olduğumuzu bize hissettirir. En başta onun bilincinin ve düşünce şekillenme safhalarının boyutlarından geçmekteyiz. Ingmar Berman’ı doğumundan itibaren şekillendiren din (kilise çanları, kurban), şiddet (çarmıh, kurban), cinsellik (penis, çizgi film) ve ölüm (morg) kavramları bilincin karmaşasında vurmalılardan ibaret bir müzikle gösterilmektedir. Daha sonra morg-hastane geçişi yaşanmaktadır. Bu geçiş sırasında çocuğun elinde de filmin konusuna atıfta bulunan 1844 tarihli Michail Lermontov-Vår tids hjelte (Çağımızın Bir Kahramanı) kitabını görmekteyiz. Ayrıca Bergman’ın zihnindeki karakterler telefon sesiyle ifade düzeyine çağırılırlar ve stüdyoya geçerler. Artık film çekimi, yönetmenin ifadesi başlamıştır. Tüm film kullanılan ışıklar ve açılarla stüdyo hissiyatı, “şu an filmle birşeyler anlatılıyor” hissiyatı, vermektedir. Ingmar Bergman film çekimi öncesinde, sonrasında hatta sırasında dahi film hakkındaki soruları açık bir şekilde cevaplamamıştır. Yaptığı şey sadece kendi kafasındaki sonucun ortaya çıkması için insanları yönetmek olmuştur. 13’50’’deki sahnede Alma mumu yakıp söndürdüğünde stüdyonun ışıklarının yanıp söndüğünü çok net görmekteyiz.

Filmin bilincin dağınıklığında geçmesi de yönetmene hareket alanı yaratmıştır ve bir portreyi çok farklı açıdan çekerek, ışık-gölge ikilisini dilediğince kullanarak, silüetleri istediği gibi yaratıp yok ederek bu hareket alanını dilediğince kullanmıştır. Artık ifade düzeyinden bilince, ordan da düşünce dışına –en baştaki gördüğümüz geçişin tersine hareket- geçişinde yönetmen kendini dahi göstermiştir. Persona’nın Ingmar Bergman’ın çektiği en özgür film olduğunu söyleyebiliriz. Film tamamen Bergman’ın aklındakini ifadesidir. Filmin mükemmeliğini övmek bana düşmeyeceğinden kişisel yorumlarımdan ziyade çıkarımlarımın yer aldığı bir tasarıma gittim yazımda. “Oyunculuklar eksiksiz”, “Ingmar Bergman şu yönleriyle çok başarılı”, “Filmin bu bakımdan çok beğendim.” demem hem komik kaçardı, hem de kendime yakıştıramazdım. Elim titrerken klavyeye dokunmuşum.

Facebook Yorumları

İlgilinizi Çekebilir

Knock Knock

Hiç bir kadın masum değildir! Öyle midir? Bilemem ama dünya genelinde erkek egemen toplumda yetiştiğimiz …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.