Fransız Sinemasının Dogusu

Fansız sineması deyince akla hemen Louis ve Auguste Lumière kardeşler gelmelidir. Bu kardeşler, kimsenin yadsıyamayacağı gibi sinemayı sinema yapan öncülerdendirler. Bu sanatın yayılmasında önemli rol oynamışlardır.

Şöyle biraz daha gerilere gitmek gerekirse, Lumière kardeşlerden daha önce bazı çalışmaların olduğunu görebiliriz. Çok sayıda bilim adamı ve araştırmacı hareketin görüntülenmesi ya da hareketli görüntü yaratma konusu üzerinde duruyor ve çeşitli icatlar yapıyorlardı. Tüm araştırmacıların temel aldıkları üç unsur vardı:
1. Hareketin incelenmesi.
2. Hareketin kaydedilmesi.
3. Görüntülerin yansıtılması.

Bu üç sorun çözüme kavuştu. Bugünkü film çekim ve gösterim cihazlarının doğup gelişmesinde katkısı bulunan ve Lantèrne Magique (Büyülü Fener) adı verilen cihazın kökenleri Firavunlar döneminin Mısır’ına kadar dayanmaktaydı. Hatta Vezüv yanardağının külleri altında kalan Pompei ve Herculanum’da bu cihazın kalıntıları bulunmuştur. Mısırlılaran günümüze kadar sürüp giden bu uğraşın bir başka aşaması, Jean­Baptiste della Porta arafından icat edilmiş Camera Obscura (Karanlık Oda) tekniğine dayanan, modern anlamda ilk gerçek Büyülü Kutu’yu bir Alman olan Altanase Kircher’in icadıyla tamamlandı.

Richelet, 1790’da, bu aletin tanımını sözlüğünde şöyle yapıyordu: “Bu, bu işin nasıl yapıldığını bilmeyen bir kimsenin, bunun bir büyü sanatı tarafından yapıldığına ikna edecek bir biçimde, karanlıkta, beyaz bir duvarda gösterimi yapılan küçük, optik bir makinadır.”

1800’lerde, Belçikalı fizikçi Robertson Büyülü Fener’i bazı ekleelerle aha da mükemmelleştirdi. Fakat bu alet, ne kadar ilginç özelliklere sahip olsa da, hareketin yansıtılması için Niepce ve Daguerre’in fotografiyi keşfetmesini beklememiz gerekiyordu.

18. yüzyılda Çin’den Almanya’ya, 1772’de de Séraphin tarafından Fransa’ya getirilen Çin Gölge Oyunu da fotografinin gelişmesine katkıda bulundu. Fakat sabit görüntüler hâlâ canlı görüntüleren daha ağır basıyordu. Hareketli görüntü kaydına henüz bir çözüm bulunamamıştı.

Hareketin incelenmesi ve sonra da kaydedilmesi aslında gözün yaptığı bir işten, görüntünün ağ tabakada (retinada) kaybolmadan kısa bir süre kalmasından kaynaklanan bir biyolojik olaydan esinlenilerek gerçekleştirilmiştir. Bu ilkeden yola çıkan Belçikalı fizikçi Joseph Plateau, 1829’da, görüntünün ağ tabakadaki bu kalıcılığının saniyenin onda birine denk düştüğünü saptadı. Mademki insan beyni sürekli bir hareketi belli bir süre saklıyor, öyleyse göz tarafından kaydedilmiş görüntüler de en azından saniyenin onda biri oranında yeniden tekrarlanmalıdır. Bu oran günümüzde kullanılan orana uymamaktadır. Sinematografın mucitleri, kaydedilecek görüntü sayısını saniyede 16 olarak saptamışlardı ama sesli sinemayla birlikte bu sayı 24’e çıkarıldı. Bu farklılıktan dolayı, gözler, ekrana yansıyan her bir görüntünün ağ tabakada bıraktığı izlenimlerin kalıcılığı sayesinde bu hareketin ara aşamalarını tümüyle görme yeteneğine sahiptir. Bu durum, hareketin mutlak illüzyonuna izin verir.

Fransa’da, hareketin sentezlenmesi konusuyla uğraşan çok sayıda araştırmacı vardı, fakat bunlar bunun öneminin farkında olmayan ve bu işi çocukları eğlendirme aracı olarak gören kişilerdi. İngiliz doktor John Ayrton Pâris, oğlu için taumatrope adını verdiği ve sinemanın atası sayılan bir oyuncak yaptı. Bir eksen üzerinde bulunan bir karton diskin bir yüzüne kafes, diğer yüzüne bir kuş resmi yapmıştı. Kartondaki bu resimler, eksen hızla çevrilince birbirinin içine geçmiş gibi görünüyordu ve sanki kuş kafesin içindeydi.

Belçikalı profesör Joseph Ferdinand Antoine Plateau’nun 1829’da icat ettiği phénakisticope, iç yüzeyinde, bir hareketin birbirini izleyen sekiz görüntüsünün (örneğin salıncakta sallanan bir çocuk) bulunduğu iç yüzey üstüne belirli aralıklarla açılmış dikey yarıkların bulunduğu bir tekerden oluşmakta idi. Bu alet bir ayna önüne konulup çevrildiğinde, yarıklardan aynaya bakan bir kimse resimlerin hareket ettiğini görüyordu. Bu cihaz, hareketlerin hemen hemen aynısını yeniden oluşturuyordu. Belçikalı bilgin, Charles Baudlaire’in de dikkatini çeken phénakisticope’unu zaman geçirmeden daha da mükemmelleştirdi.

Bu süreç esnasında araştırmacılar boş durmadılar. Çok sayıda alet icat ettiler: İngiliz William George Hoerner zootrope’u, Dr. Lake phantascope’u, Stampfer stroboscope’u ve Baron Von Uchatius kinetoscope’uicat ettiler. Tüm bunlar birer oyuncak olmalarına karşın, hareketin yeniden oluşturulması araştırmalarındaki katkıları da gözardı edilemez.

Fotografinin keşfi ve halka malolması, sorunun incelenmesine yeni kolaylıklar getirdi. Cronophotographie, bundan böyle, hareketin daha doğru bir analizini sağlayacaktı. Bunları saymaya kalkarsak bıktırıcı olacaktır, fakat aralarından en önemlileri hakkında bazı şeyler söylemek gerekir sanıyorum. Astronom Janssen 1874’te revolver astronomique’i (astronomik tabanca) icat etti. Bu aygıt, bir hareketin görüntüsünü farklı fotograf tabakalar üzerine kaydediyordu. Birbiri ardı sıra gelen her filme hareketin bir evresi kaydediliyordu. Venüs gezegeninin geçişinin çeşitli evrelerini bu yöntemle saptadı. Bu alet, fizyolojist Etienne­Jules Marey’ye ilham vermiş olacak ki fusil photographique (fotoğraf tüfeği) adını verdiği cihazını yaptı. Saniyenin onda biri kadar bir süreyle, birbirinden ayrı bir dizi görüntü kaydedebiliyordu.

Marey, açık havaya çıkarak kuşların görüntülerini kaydedebilmesine karşın yine de sinemadan oldukça uzaktı. Aslında hareketin analizi sentezinden daha iyi gidiyordu. Marey’nin birlikte çalıştığı Georges DemenŸ, 1891’de, konuşmanın hareketini ve fizyonomi oyunlarını yeniden üretmeye yönelik phonoscope’unu sundu. DemenŸ, konuşan bir adamın ağız hareketlerini görüntülemeyi başarmıştı. Bu “oyuncu”suna je vous aime! (sizi seviyorum) dedirterek ağzın her hareketini tek tek görüntüledi. Daha sonra Emile Reynaud, Plateau’nun phenakistiscope’unu daha da geliştirerek iki alet ortaya çıkardı. 1882’de Reynaud, Grévin müzesinde théatre optique (optik tiyatro) adını verdiği aletinin gösterimini yaptı. Bu alet, projektörler ve merceklerin akıllıca birleştirilmesi sayesinde elle çizilmiş görüntüleri ekrana yansıtıyordu.

Bu esnada, Amerika da aynı sorunla aynı sorunla uğraşıyordu. Burada da bir öncü vardı: Edward Muybridge. Bu Kaliforniya’lı öncü, 1878’de bir deneme yaptı. Sacramento Hipodrom’una, oğlunun kumanda ettiği oniki fotoğraf makinası koyarak, dört nala giden bir atın, Kaliforniya valisi Leland Stanford’un huzurunda, oniki değişik görüntüsünü çekmeyi başardı.

Daha sonra fotoğraf bataryası’nı geliştirdi ve bir gösterim cihazı icat etiğinde ilginç sonuçlar elde etti. Thomas Edison 1887’den beri hareketin kaydı ve gösterimi konusunda çalışmalar yapıyordu.

Facebook Yorumları

İlgilinizi Çekebilir

Türk Komedi Sinemasının Gelişim Süreci

Komedi türü sinemadaki en eski türlerdendir. Günümüzde de en çok izlenen türler arasındadır. Türk sineması …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*